Kayıt Tarihi: Saturday, May 16, 2020 8:22 PM
Seyahatnamelerde Ereğli
1961 yılının 6. Ayının 16'sında Eregli'de iki kuşaktır eczacı bir ailenin ikinci oğlu olarak dünyaya geldim.Turgut Reis Ilkokulu'nun ardından Galatasaray Lisesi'ni 1980'de bitirdim..On yaşlarından beridir kokusunda büyüdüğüm Memleket Eczanesi beni eczacı yaptı.Askerlik görevini yerine getirdiğim 1986-87 Çanakkale Deniz Hastanesi dönemi dışında dedemin eczanesinde babamla birlikte çalıştık.Halen üçüncü kuşak olarak dede yadigârı Memleket Eczanesi'ni sürdürmeye çalışırken 2004'ten bugüne Ecz. Sabit Duran'ın Ereğli Tarihi'ni yayınlamak üzerine başladığım çalışmalar beni bir yerel tarih tutkunu haline getirdi.Geçen yılsonu yayımlanan "Kastamonu ve Bolu Salnamelerinde Ereğli" adlı bir kitabım var..
Wolfram Hoepfner

2004 yılı Mayıs ayının 19’unda dedem Eczacı Sabit Bey’in 1945’de kaleme aldığı Ereğli Tarihi’ni yayına hazırlamak üzere başladığım yerel tarih çalışmasında ilk başvurduğum kişi, dedemin ilk erkek torunu ve adaşı sevgili ağabeyim olmuştu. Zengin kütüphanesinde konu ile ilgili tarama yaparken yeşil, plastik bir dosya içinde Almanca bir kitabın fotokopisini gördüm. Ereğli ile ilgili idi. Kitabı inceledikçe, doğduğum yıllarda yapılmış Ereğli ile ilgili bir araştırmanın sonucu yazılmış muhteşem bir eser olduğunu fark ettim.

O dönemde çalıştırdığı kırtasiye mağazasında fotokopi için bırakılmış özgün kitaptan bir nüsha da kendisine almıştı. Sorun şu idi ki, Almanca bilmiyordum. Bu dile aşina olmadığım için o an duyduğum pişmanlığı unutmam mümkün değil. Neyse ki, sevgili Gürdal Özçakır imdadıma yetişti ve Ereğli Müzesi’nde eserin bir çevirisinin olduğunu müjdeledi bana.

Bu arada, aynı araştırmacının Herakleia Pontike konulu bir kitabının daha olduğu bilgisine ulaştım ve her ikisinin de Başkan Ruhi Cöbekoğlu tarafından (yanılmıyorsam, Önay Alpago’nun bakanlığı döneminde, onun desteğiyle) yaptırılmış çevirilerini temin ettik.

Yalnızca metin ve bazı çizimleri içeren çevirileri, ağabeyimde olan özgün eser fotokopisinden karşılaştırıp eksik olduğunu gördüğüm bazı dipnotları (becerebildiğim kadarıyla çevirip) yerine yerleştirdikten sonra fotoğrafları da ekleyerek birer word dosyası halinde düzenlemeyi tamamladığımda 2009 yılının Mart ayıydı. Bu dönem içerisinde, eserlerin birer özgün nüshasına ulaşıp, çizim fotoğraf ve haritaların daha net birer kopyalarını da edinmiştik.

Ve en önemlisi, Ereğli hakkında yapılmış en kapsamlı araştırmaya ulaşmış, Hoepfner’in doktora tezini hazırlarken incelediği, çoğu dilimize çevrilmemiş kaynakların tam bir listesine sahip olmuştuk. Birazdan konu edeceğim kitabın “Herakleia’da Günümüze Kadar Yapılmış Araştırmalar” başlıklı bölümünde konu edilen bu özgün kaynaklara Gürdal Hoca’nın araştırmaları ve son dönemde sevgili Ziya Arslan’ın katkıları ile birer birer ulaşıp, kentimiz ile ilgili bölümleri Türkçeye aktarma şansımız oldu. Hoepfner’in eseri, bize şu ana kadar biri yayımlanmış, diğeri tamamlanmak üzere olan iki kitap kazandırdı. (1)

Yukarıda sözünü ettiğim kitabın yazarı, 1937 Breslau doğumlu olan Wolfram Hoepfner; Freien Universität Berlin’de klasik arkeoloji ve Berlin Teknik Üniversitesi'nde mimarlık okuduktan sonra ağırlıklı olarak Küçük Asya (Bitinya ve Kommagene), Atina, Rodos ve İran’da çalıştı.

1911-1992 yılları arasında yaşamış ve Küçük Asya araştırmalarında çok değerli katkıları olan Avusturya Bilimler Akademisi üyesi Prof. Friedrich Karl Dörner, 50 yaşında iken henüz 23 yaşındaki Berlin Teknik Üniversitesi Klasik Arkeoloji ve Mimarlık mezunu Wolfram Hoepfner’a tez konusu olarak Herakleia Pontika’yı önermese idi, kentimizin ilk (ve ne yazık ki halen de tek sayılabilecek) arkeolojik incelemesi yapılamayacaktı..

1960-61 yıllarında, henüz Erdemir’in verdiği yıkımı yaşamamış, daha kenti Akçakoca üzerinden İstanbul’a bağlayan sahil yolu bile ortada olmayan Ereğli’ye gelen bu iki Alman arkeolog, günümüzde halen aşılmamış iki değerli eser ortaya çıkardılar.

Bunlardan birincisini, Herakleia Pontike – Ereğli Eine Baugeschichtliche Untersuchung (Herakleia Pontike – Ereğli Bir Yapı Tarihi İncelemesi) adlı 1966 Avusturya Bilimler Akademisi yayını kitabı bu yazıda inceleyeceğiz.

Wolfram Hoepfner’in doktora tezi olan bu eser, Küçük Asya Arkeolojik Araştırmalar Komisyonu Başkanı olan Prof. Dr. Fritz Schachermeyr’in, Dörner’in savaş öncesi dönemde ve 1948’den itibaren Bitinya’da yaptığı Prusias ad Hypium (Konuralp-Üskübü) ve Bithynion-Klaudiopolis (Bolu) araştırma gezilerine değinen; “Pek az araştırmacı gezgin, antik kentten beri sürekli yerleşimin olduğu modern kent Ereğli’de mola vermiştir. Bu nedenle, Pauly-Wissowa’nın “Realencyclopedie”sinde şu özlü sözün bulunması şaşırtıcı değildir: Ereğli’de “daha birçok harabe” vardır. Guide Bleu’de ise şu şekilde bir anlatım vardır: “Ereğli ne conserve plus aucun monument de la ville antique” (Ereğli’de artık antik kentten hiçbir anıta artık rastlamak mümkün değildir).” ifadesiyle devam eden ve “Yapılmakta olan fabrikalar ve büyük teknik yapılar bölgenin gelişimi için sevindirici olsa da, kentte halen var olan antik kalıntılar için büyük bir tehlike oluşturmaktadır.” saptamasını yaptıktan sonra çalışmayı kısaca özetleyen önsözüyle başlar.

Ereğli’nin 1962 yılına ait, antik eserlerin özenle yerleştirildiği ve sur hattının gösterildiği çok değerli bir haritanın dışında dönemin Ereğli’sini belgeleyen çok sayıda fotoğraf ve antik döneme ait kent gravürleriyle kentin en eski haritaları içeren bu eserin “Herakleia’nın Tarihine Genel Bir Bakış” ve “Herakleia’da Günümüze Kadar Yapılmış Araştırmalar” adlı iki alt başlığa sahip Giriş bölümü, Ereğli araştırmaları için çok önemli ipuçları içeren özlü bir anlatıma sahiptir.

“Antik Kentin Düzeni ve Dönüşümü” başlıklı I. bölüm, kent çevresinin topoğrafyasının özetlendiği bir girişten sonra, Romalılar Tarafından Yıkılışına Dek, Roma İmparatorluğu Döneminde ve Bizans Döneminde Kent Düzeni adlı üç alt başlıkta araştırma sürecinde buldukları kanıtlara ve antik çağdan kalma yayınlara dayanarak kentin gelişimini özetler.

I. Bölümü, “Kent Surları ve Kale” başlıklı, Ereğli surlarını tüm ayrıntıları ve çizimleriyle ele alan, Helenistik Dönem, Roma İmparatorluğu ve Bizans Dönemi Kent Surları başlıklarıyla sur hattını anlattıktan sonra Kaletepe’yi oldukça ayrıntılı olarak konu eden “Bizans Kalesi” kısmıyla sona eren II. Bölüm izler.

Bunun ardından kitabın en uzun parçasını oluşturan “Tekil Yapılar ve Mimari Elemanlar” adlı III. Bölüm başlar. Burada, 12 ayrı alt başlık altında kentte saptadığı, arkeolojik açıdan önemli kalıntıları anlatır, Hoepfner. Bunların kimi bir evin bahçe duvarında kullanılmış, kimi Kestaneci Köyü’nde yalak yapılmış, bazısı bir köşede dibek taşına dönüşmüş, bir kısmı ise kuyu kapağı olmuştur.

Bu bölümün “Bir Geç İmparatorluk Dönemi Yapısının Elemanları” başlıklı 9. başlığı, eserin adeta belkemiğidir. Ereğli’deki bir çok yapıda kullanıldığını saptadığı antik döneme ait bir yapının parçalarının yapı ve stillerinden yola çıkarak yapbozu tamamlayıp, bu yapının “ büyük olasılıkla İmparator Septimus Severus (M.S. 193-211) döneminde yapılmış olan” bir Tapınak olduğu kanısına varır. Eserin parçalarının ise, kentimizin önemli tarihi kişiliklerinden Halil Paşa’nın etkisinin olduğu bir süreçte kullanılışını şöyle anlatır:

“Geçen yüzyılın 80’li yıllarında Halil Paşa Karamahmutoğlu, sahil caddesi üzerindeki yeni evinde, sade bezemelerle süslenmiş iki başlığı kullanmıştır. Figürlü tasvirlerinin İslam’ın dini buyruklarıyla uyuşmadığı diğer yedi örneği, kentin çarşısındaki bir dükkânın temel taşı olarak kullanmıştır. Bu eserler 1961 yılında, bizim orada bulunduğumuz sırada tekrar ortaya çıkarılmıştır.

Sözlü ifadeler, sütun başlıklarının geldiği yerin kentin kuzeyindeki arazi - geçen yüzyılın sonunda tekrar bir bölümü parsellenmiş Roma Dönemi dış mahallesi olduğunu göstermektedir. Söylendiğine göre Halil Paşa, Kız Kapı yakınlarında bir kazı yapmıştır. Bu anlatılanlar, çift yüzlü sütun başlıklarının buluntu yerinin bu çevrede olmasıyla ve ÇSB 10 ve 11’in yine burada bulunan, 19. yüzyıla ait bir camide (Halil Paşa Camii) kullanılmış olmasıyla doğrulanmıştır.

Biz Roma Dönemi’ne ait dış mahallede yalnızca tekil olarak yeniden kullanılmış mimari parçaları saptayabilmekte iken, daha önceki gezginler Roma tapınaklarının kalıntılarından söz eder. Bunun yanı sıra Ainsworth, çok sayıda mozaikten de bahseder. Kız Kapısı çevresinde bulunmuş olması gereken yapımızın kesin yeri için, Ainsworth’un hazırladığı Herakleia planı önemlidir. Bu plan üzerinde, mağaralar vadisine giden yolun yakınında, yaklaşık 65 m uzunluğunda, haç planlı bir yapı gösterilmiştir. Yazıta göre bu yapı, metinde belirtilen “tapınak”tır. Buna karşın plan biçiminden, bunun kuzeyde açık olan bir alan etrafında dizilmiş üç stoa yapısı olduğu sonucuna varılabilir. Fakat metin notları olmadığı için, kaydedilen bu yapı biçimine büyük bir önem vermemek gerekir. Pitton de Tournefort’un 1701 yılında çizdiği Herakleia manzarası başka bilgiler aktarır. de Tournefort bu manzarayı yaptığı sırada kuzeyde, körfezin derinliğine demirlemiş seyahat gemisinde bulunuyordu. Yazdığına göre, kadınlar orada çadır kurdukları için ne yazık ki ziyaret edemediği, şehir kapısının yakınındaki büyük harabeleri gemisinden gözlemlemiştir. Yine de resim üzerinde, konumu ve yönlenmesi Ainsworth’un planındaki bilgilerle örtüşen, planı dik açılı bir yapının söz konusu olduğu görülür. Kuzey duvarı, büyük kemerli kapılardan oluşmuş gibi görünmektedir. Bir çizgi ile, avlu benzeri harabenin diğer duvarları belirtilmiştir. İçeride ve buranın kuzeyinde, kadınların belirtilen çadırları bulunmaktadır.

Başlıkların buluntu yerleri ve sözlü ifadeler, bahsettiğimiz parçaların bu yapıya ait olduğuna işaret etmektedir. Bu yapı, 5. yüzyıl kadar erken bir tarihten beri kullanılmıyor olmalıydı; zira bu dönemde İyon sütun başlıkları, kent içindeki yeni kilisede (bugünkü Orta Camii) kullanılmıştı. Kuşkusuz, yapının - örneğin İyon sütunlarının kilise yapımında kullanılmamış büyük gövdeleri gibi - parçaları da, Ortaçağ savunma duvarlarının yapımı için kireç ocağına getirilmiş; diğer parçalar ise, kentin evlerinde ve bahçelerinde kullanım bulmuş veya mağaralar vadisine ve Kestaneci Köyü’ne kaçırılmıştır. Sonuç olarak yapı, geçen yüzyılın 70’li yıllarında, arazinin yeniden yerleşime açılması sırasında tamamen yıkılmıştır. Yapının parçaları, süs olarak konutlarda ve yeni bir caminin inşaatında kullanılmıştır. Bu sürece Halil Paşa da katılmış gibi görünmektedir.”

III. Bölümün son alt başlığı olan “Erken Bizans Bazilikası” Orta Cami’nin ayrıntılı bir incelemesidir.

Eserin son bölümü, “Türkler Döneminde Ereğli” adını taşır ve Ereğli’nin 13. Yüzyıldan itibaren gelişimini ve tarihçesini konu alan “Eski Kent Hakkında Raporlar” ile “19. Yüzyılda Kent Yapısıyla İlgili Değişiklikler” başlıklı, yazarın kentle ilgili yayımlanmış tüm eserleri çok iyi incelediğini gösteren iki bölümden sonra, “Günümüzdeki Değişiklikler” başlığı ile Cumhuriyet dönemi ve günümüz anlatılır.

Burada, çok dikkat çekici bir saptamada bulunur, Hoepfner:

“Yakın doğunun en büyük sanayi girişimlerinden biri için yapılan yer seçiminde; Ereğli’den çıkan, tren ve gemiyle ulaşım sağlayan, yeni yapılmış uygun bağlantı yolları etkili olmuştur. Eski Lykos’un -kentin güneyindeki Gülünç Irmağı- düz arazisi üzerinde, Amerikan firmalarıyla işbirliğiyle 1960’tan itibaren bir demir-çelik fabrikası yapılmıştır. Yakındaki ocaklardan maden kömürü çıkarımı 10 milyon tona yükseltilecek, cevher ise Ankara’nın kuzeyinden, Divriği’deki demir yataklarından getirilecektir. Fabrika 1964 yılında çalışmaya başlamıştır.

Bu fabrika tesisi, Ereğli’nin peyzajı ve kent manzarasında kapsamlı değişiklikleri de beraberinde getirir. Öncelikle maden kömürü limanına ve yataklarına giden bir caddenin yapımı ivedi bir gereksinim olur. Bu nedenle kısa bir bağlantıya karar verilir: Günümüzde neredeyse tamamlanmış olan geniş bir taşıt yolu, çarşı yakınında yer alan koni biçimli dağın güneyinde, sığ kıyı suyuna uzanır ve limana kadar kentin önündeki kıyı çizgisini izler. Birçok taşıt yolunun yanı sıra bu cadde, eski demiryolu hattının uzantısı olan rayları da kapsar. Çelik nakliyatı için fabrikanın güneyinde, Lykos’un ağzına yakın bir yerde yeni bir liman yapılmaktadır. Böylece Ereğli, kömür ocaklarının faaliyet alanıyla çelik fabrikası arasında bir anafora girmiştir.

Çelik fabrikasının 5000’den daha fazla işçiye ihtiyacı vardır. 1961 yılında 8300 kişiyi bulan nüfusun yakında dört katına çıkacağına yönelik tahminler kesinlikle abartılmış görünmüyor. Bu nedenle, yeni bir kentin kurulması kaçınılmazdır; güncel planlara göre bu kent -esasında beklenilmiş olduğu gibi- deniz kıyısındaki yamaçlara doğru uzanmamalı, bunun yerine fabrikanın kuzeydoğusunda, kara içlerinde ve eski kentten belirli bir uzaklıkta yapılmalıdır. Eski kent, yeni kent ve fabrikanın bir arada olacak şekilde düzenlenmesi, bu durumun bir dezavantajını da beraberinde getirir. 1959 yılında, bu arazi için bir imar planı yarışması düzenlenmiştir ve bunun sonuçlarına göre ilk yerleşim alanlarının inşasına halihazırda başlanmıştır. Arazi kullanım planı, kenti sadece birincil ihtiyaçlarını karşılayacak bir konut bölgesi olarak öngörmektedir. Sıkı bir birleşme söz konusu olduğunda eski kent merkezi, kapsamlı iyileştirme çalışmalarından sonra tedarik, idare ve kültürel donanımlar gibi büyükkente özgü işlevler üstlenmek durumunda kalacaktır.

Avrupa’daki deneyimlere ve Türkiye’deki sanayileşme hızına bakıldığında, demir-çelik fabrikasının başka sanayi yatırımlarını ve işletmelerini de ardından getireceği düşünülebilir. Yakın gelecekte Kastamonu’dan Akçakoca’ya uzanacak bir sanayi bölgesi imkânsız görünmemektedir. Yalnızca uzun vadeli ve tüm illerini kapsayan bir planlama yapılarak, Türkiye’nin peyzaj açısından en etkileyici ve iklim açısından en avantajlı yerlerinden biri olan bu bölgenin parçalarının, rekreasyon alanı olarak ve geleneksel fındık üretimiyle bağcılığının korunması mümkün olacaktır.”

Hoepfner’in kent ile ilgili 56 yıl önceki öngörüsü, ne yazık ki doğru çıkmıştır. Eski kentte oluşmasına izin verilen yapılaşma sonucu, bir buçuk asır önce sabahın altısında gemisinden şehre bakan Fransız arkeolog George Perrot tarafından “Bu kadar yoğun yeşilliğe sahip başka bir Türk şehri hiç görmedim. Her yeri, her köşesi yemyeşil. Harika bir şehir bu.” şeklinde betimlenen Ereğli günümüzde betonun altında kalmıştır.

Yerel yönetimlerin Erdemir’in yapımından sonra oluşan büyük konut talebini ranta prim veren ve kentin güzelliğini geri planda bırakan politikalarla karşılamaları ve doğayı-antik kenti korumaya önem vermemeleri sonucu oluşan bu duruma karşın, son yıllarda oluşan ekonomik sıkıntıları turizmle giderme yönünde çabalara girmeleri ne yazık ki çok ironik olmaktadır.

Yukarıda anlattıklarımdan, kentimiz için ne kadar önemli olduğunu anlayabileceğiniz bu eserin Türkçede yayımlanması için altı yıl kadar önce bir girişimimiz oldu; ancak çevirilerin tekrar elden geçmesi gerektiğini düşündüğümüz için, bunu o dönemde gerçekleştiremedik.

Hem Almancaya, hem de mimari, arkeoloji ve sanat tarihine vâkıf bir çevirmen bulmak, kolay değildi. Sonunda sevgili Ahsen Karagöl, akademisyen bir arkadaşını önerdi bize. Seyahatname kitabımız için Walther von Diest’in 1889 tarihli metnini özenle Türkçeleştiren sevgili Canay Tunçer Yıldırım, bu çevirisiyle yetkinliğini ortaya koymuştu.

Sonunda, iki yıl kadar önce; yönetiminde olma onurunu taşıdığım Karadeniz Ereğli Tarih, Doğa ve Kültürünü Koruma Derneği bu konuyu gündemine alarak tamamlanmak üzere olan kitabın çalışmalarına başlamamızı sağladı.

2015 yılında gerçekleştirdiği Ereğli Kalesi üzerine tez çalışması (2) döneminde Hoepfner Hoca’ya ulaşıp yazışmış olan Ahsen, kendisiyle bu çeviri ve yayın ile ilgili tekrar bağlantıya geçti. Hoepfner, haberi büyük bir sevinçle karşılamakla kalmadı, yayınlandığında kitabın son bölümünde göreceğiniz araştırma döneminde kendileri tarafından çekilmiş her biri bizce altın değerinde, henüz yayımlanmamış fotoğrafları göndermek nezaketini de gösterdi. Çalışmayı anlatan ve Türkçe baskıyı sunacak olan çok değerli Önsözü için de halen çalışmakta.

Türkiye arkeolojisi için son derece değerli çalışmaları bulunan, öğrencisi Hoepfner’e de Herakleia Pontike araştırmasını önererek memleketin ilk (ve kanımca hâlâ aşılamamış olan tek bütüncül) arkeolojik araştırması olan bu eserin doğumuna önayak olmuş çok değerli Profesör Friedrich Karl Dörner’in sağlığında bu yayını gerçekleştirememiş olmamızın kentimiz açısından çok büyük bir ayıp ve eksiklik olduğunu düşünüyorum.

Araştırmaların üzerinden yaklaşık altmış, ilk kitabın yayımlanmasından bugüne elli dört yıl geçtikten sonra Wolfram Hoepfner’in çalışmaları Türkçe ile nihayet buluşuyor.

Hoepfner’in araştırmalarının ikisi de Avusturya Bilimler Akademisi tarafından Forschungen an der Nordküste Kleinasiens dizisi kapsamında, Viyana’da yayımlanmıştır. İlginçtir ki, II. cildi daha önce, 1966’da Herakleia Pontike – Ereğli Eine Baugeschichtliche Untersuchung başlığıyla, I. cildi ise bundan beş yıl sonra, 1972’de Über die Frühgeschichte von Herakleia Pontike/Topographische Forschungen/Ein Hekate-Relief In Herakleia Pontike başlığı ile, David Asheri ve Adolphine Erichsen’in çalışmaları ile birlikte yayımlanmıştır.

İlk kitap 36 şekil, 83 fotoğraflı 29 levha ve 2 plan ile birlikte 104 sayfalık bir metinle toplam 144 sayfa ve bir katlanabilir harita içermektedir. Geçen ay anlattığımız ikinci kitapta Hoepfner’in hazırladığı bölümde 3 şekil, 6 plan ve 22 fotoğraf/çizim içeren 9 levha eşliğinde 24 sayfalık bir metin bulunur. Toplam hacmi 84 sayfa olan ikinci kitap, Asheri’nin Über die Frühgeschichte yon Herakleia Pontike başlıklı kentin antik tarihini konu alan doktora tezi ile Erichsen’in Ein Hekate-Relief ın Herakleia Pontike adlı Dörner tarafından Ereğli’de bulunmuş bir rölyefe ait çalışmasını da içerir. Bu iki değerli metni, eser sahiplerine ulaşıp izin alma şansımız olmadığı için, ne yazık ki yayımlayamıyoruz.

Eserin Türkçeye çevirisi, geçtiğimiz hafta itibarıyla tamamlandı. Halen düzenleme ve editörlük çalışmaları sürüyor. Beklenmedik olumsuz bir gelişme olmadığı takdirde; Karadeniz Ereğli Tarih Doğa ve Kültürünü Koruma Derneği yayını olarak önümüzdeki yaz ayları içinde yayımlanmış olacaktır.

DİPNOTLAR .....................................

(1) 1869-1916 Kastamonu ve Bolu Salnamelerinde Ereğli – Sadun Duran - PostvePost Yayıncılık - Ankara, 2015.

İkinci eser, bu yazı dizisine konu olan; Gürdal Özçakır ile birlikte hazırladığımız, “Seyahatnamelerde Ereğli ve Yakın Çevresi”. Normalde bu tarihlerde birmiş olmalıydı ancak, yukarıda okuyacağınız kitabın basım çalışmasını öne almamız nedeniyle bir süre daha geç okuyucu ile buluşacak.

(2) Karagöl, A., 2015, ‘Karadeniz Ereğli Kalesi’nin Mimari ve Yapısal Analizi ve Bir Kültür Varlığı Olarak Değerlendirilmesi’, İTÜ FBE Yüksek Lisans Tezi, İstanbul.

 
Gösterim : 724
YORUMLAR
Web sitemiz 04.03.2012 tarihinden itibaren;
Toplam: 14174025, Bugün: 2561 kez ziyaret edilmiştir.