Kayıt Tarihi: 13 Mart 2019 Çarşamba 00:12
Seyahatnamelerde Ereğli
1961 yılının 6. Ayının 16'sında Eregli'de iki kuşaktır eczacı bir ailenin ikinci oğlu olarak dünyaya geldim.Turgut Reis Ilkokulu'nun ardından Galatasaray Lisesi'ni 1980'de bitirdim..On yaşlarından beridir kokusunda büyüdüğüm Memleket Eczanesi beni eczacı yaptı.Askerlik görevini yerine getirdiğim 1986-87 Çanakkale Deniz Hastanesi dönemi dışında dedemin eczanesinde babamla birlikte çalıştık.Halen üçüncü kuşak olarak dede yadigârı Memleket Eczanesi'ni sürdürmeye çalışırken 2004'ten bugüne Ecz. Sabit Duran'ın Ereğli Tarihi'ni yayınlamak üzerine başladığım çalışmalar beni bir yerel tarih tutkunu haline getirdi.Geçen yılsonu yayımlanan "Kastamonu ve Bolu Salnamelerinde Ereğli" adlı bir kitabım var..
Aleppo’lu Paul

Geçtiğimiz yıl Eylül ayında yayımladığımız 22. Seyahatname yazımıza, “Ereğli’yi içeren Seyyah anlatımlarını konu alan yazı dizisine başladığımızdan bugüne metinleri tarih sırası içinde sunmaya çalıştık, ancak elimize süreç içerisinde sonradan ulaşan bazı eserler, zorunlu olarak bu sırayı bozdu.” cümlesiyle başlamıştık..

Bu ay da aynı olay başımıza geldi. Tekrar bir geriye dönüş yapmak durumundayız. 1930’lardan yaklaşık üç yüzyıl geriye gidip, 1658 yılı Kasım ayı ortalarında Ereğli açıklarından geçmiş olan Halep’li Rum bir Seyyahın, Aleppo’lu Paul olarak bilinen din adamının Seyahatnamesini konu edeceğiz..

Bu isimden, internet araştırmalarımızda bir makalesine rast geldiğimiz Kastamonu Kent Tarihi Müzesi Arkeologlarından Murat Karasalihoğlu sayesinde haberdar olduk. Yazar, bölgesi ile ilgili şu alıntıyı yapar: (1)

17. yüzyılda kıyılar hakkında bilgiler veren bir diğer gezgin ise din adamı olan Aleppolu (Halepli) Paul’dür (Paul Zaim, 1627-1669). 1654-1666 yılları arasında yazdığı “Patrik Makarius’un Seyahat Notları” adlı eserinde Amastris’ten 50 mil ilerledikten sonra “Cetro” olarak anılan bir yere vardıklarını burasının İstanbul, Mısır ve birçok ülkenin gemiler için direk, ahşap ve donanım almak için başvurdukları tanınmış bir yer olduğunu söyler (Aleppo, 1836, 425). Günümüzde de Amasra kentinden doğuya doğru 50 mil ilerlendiğinde ulaşılan yer Gideros(Kytoros)’tur. Aynı zamanda diğer tarihsel kaynakların verilerine de bakıldığında bölgedeki gemi yapımı ve ağaç hammadde sektörünün gelişkinliği de seyyahın Cetro olarak verdiği yerleşimin Cide kıyıları, büyük ihtimalle de Gideros olduğunu gösterir.

Ereğli’den de geçmiş olabileceğini düşündüğümüz seyyahın eserini internet ortamında bularak çevirisini gerçekleştirebildik, bunun üzerine..

1627 yılında Osmanlı Suriye’si sınırları içinde olan Halep’te doğmuş olan Paul, Evliya Çelebi’nin çağdaşı bir din adamıdır. Babası Macarius bin Zaim (III. Macarius) 1647-1672 yılları arasında Antakya Ortodoks Patrikliği yapmıştır. Macarius bin Zaim, ekonomik anlamda zor durumda bulunan Patrikhaneye maddi destek sağlamak amacıyla yardım toplamak üzere o dönemde Ortodoksların doğal koruyucusu olarak kabul edilen Rusya’ya iki kere seyahate çıkar. Oğlu Halep Başdiyakozu Paul’un kendisine eşlik ettiği seyahatlerinde Balkanlar, Kırım, Rusya, Polonya ve Anadolu’nun birçok şehrinden geçer.

Paul 1652-1659 yılları arasında yapılan ilk seyahate ilişkin tuttuğu notlarla, dönüşünde Seferat (Seyahatler) isimli kapsamlı bir Seyahatname kaleme almıştır.

1666-1672 yılları arasındaki ikinci seyahatin dönüş yolunda Paul 1669’da Gürcistan’da hayata veda eder.

Arapça olarak kaleme alınmış olan Seyahatname, 1836 yılında F. C. Belfour tarafından İngilizceye çevrilerek (2) basılmış; Rusça, Romence, Fransızca gibi birçok dilde de baskısı olan eser henüz Türkçeye çevrilmemiştir.

İngilizcede 2 cilt olarak yayımlanmış olan Seyahatname, 9 Temmuz 1652’de ayrıldıkları Şam’da başlar. Özgün eser, 18 kitap halindedir. Birinci kitapta Antakya-Konya-Bursa üzerinden 20 Ekim’de vardıkları İstanbul’a kadar olan yol anlatılır. İkinci kitap, 3 Ocak 1653 tarihinde Köstence’ye gitmek üzere tekneye binmeleriyle başlar ve Moldavya’yı konu alır. Üçüncü ciltte Eflak, dördüncü ciltte Ukrayna anlatılır. Beşinci kitaptan itibaren Rusya içindeki üç yıllık seyahatleri konu edilir. Altıncı kitap Kolumna ve Tula üzerinedir. Yedinci-Onuncu ciltlerde 26 Ocak 1655’te vardıkları Moskova günleri anlatılır. Onbirinci kitapta bugün Polonya sınırları içinde olan Novgorod ve Tver seyahatleri yer alır. Son yedi kitap, Ukrayna, Moldavya ve Eflak üzerinden Halep’e dönüş yolculuğunu içerir.

On yedinci kitabın başlığı “Karadeniz-Anadolu”dur. Köstence-Varna üzerinden 1658 yılı sonunda vardıkları Sinop’a kadar Karadeniz’i geçerler. 31 Ocak 1659’da Sinop’tan ayrılarak Niksar-Tokat-Sivas-Elbistan ve Maraş üzerinden 21 Nisan’da Halep’e, 1 Temmuz tarihinde de Şam’a varırlar.

İngilizce çevirinin II. cildinde yer alan Ereğli ve çevresi anlatımını, Tuna ağzından Karadeniz’e açıldıklarından Sinop’a varışlarına dek olan bölümün (3) tamamını kitabımızda bulacaksınız. Burada sadece ilgi çekici bazı noktalara değineceğiz.

Ereğli’nin de adının geçtiği 17. Kitabın II. bölümünün başlığı, “Mangolia Kıyısı: Cafirna. – Romelia Kıyısı: Varna. – Sozopoli Kenti ve Manastırı. – Carbı. – Ponto Heraclea. – Amastri” olarak konulmuştur.

Köstence (Romanya) yakınlarında, adı Cafirna olan bir iskeleye ve limana geldiklerini yazarak başlar, Halep’li Paul bu bölüme. Teknenin kaptanına rica ederek burada demir atarlar. Önceleri “açık denizde en melankolik geceyi” geçireceklerini düşünürken, birden şiddetli bir rüzgâr çıkar, tüm gece boyunca teknenin kaşık gibi sallanması yüzünden bütün gece gözlerine uyku girmez. Soğuktan neredeyse donacaklardır, üstelik içleri dışlarına çıkar. Sabahı zor ederler. Kaptandan izin alıp karaya çıkarlar, hava düzelene dek kasabada, Rahibin evinde temiz havanın tadını çıkartarak kendilerine gelmeye çalışırlar. Hava uygun hale dönüp de, gemi tayfası onları almaya gelince; “kesime giden kurbanlar gibi” tekneye dönerler.

Kasım ayının fırtınalı Karadeniz’inde yollarına devam ederek, Varna’yı aştıktan sonra ilginç bir anekdot aktarır, Paul:

“Sozopoli kasabasına gitmek üzere yola çıktık. Burası yakınındaki bir adada yer alan, ancak sonradan Türkler tarafından bir yıl Don Kazaklarının fırtınadan kaçarak sığınmaları nedeniyle kaldırılmış olan Vaftizci Aziz John Manastırıyla ünlüdür. Önce Türkler Kazaklara saldırmış, Kazaklar adı geçen manastırdan büyük destek alarak karşı koymuş, gene de sonuçta Türkler galip gelmiştir. Kazaklar sonradan teknelerine binip ayrılmışlardır. Daha sonra Kazakların sığınmasını engellemek için manastır İmparatorun emriyle kaldırılmıştır.”

Sırada, kentimizi anlatan bölüm vardır; artık:

Yaklaşık üç yüz mil daha ilerledikten sonra, Constantinople kanalını Rumeli yakasından geçtik; ve Caramania (4) kıyısına eriştik, Ponto Heraclea adlı kente doğru yöneldik. Burası, Aziz Theodorus’un şehit mertebesine ulaştığı şehirdir; ve ünlü bir yerdir. Ponto sözcüğünün kullanılmasının anlamı şundan ileri gelmektedir, Karadeniz’deki bütün sahiller (ki bu durumu biz de farkettik) yuvarlak ve içbükey şekildedir; ve bu Yunan kelimesinin anlamı bundan ötürüdür. (5) Bizim kaptanın gemisinin tasarımı ise, Tuna kanalından denizin ortasına, ünlü Yılanlar Adası’ndan doğrudan Sinop’a doğru yelken açmak üzere yapılmıştı; ancak rüzgârlar amacına ulaşması için uygun değildi; ve en önemlisi, kış mevsiminin başındaydık; açık denizden gitmektense limandan limana kıyıdan gitmek gibi daha güvenli bir rota uyguladı. Nehrin ortasındaki uzun yolculuğumuzda ve Cafirna’ya gelene kadar güvertede uzun süre kalışımız yeteri kadar eziyetliydi: Ama şimdi refaha ermiştik; deniz çarşaf gibiydi, ortalık iyice sakinlemişti: sekiz günden fazla bu durumda kaldık. Sonuçta, içme suyumuz tükendi, susuzluktan ötürü dua etmeye başladık; bunun üzerine kaptan kural koyarak tüm gemidekilere ölçülü ve eşit su dağırmaya başladı. Teknede lahana dışında taze hiçbir erzak kalmamıştı; böyle bir durumda iken canımız deli gibi meyve, جبس (6) nar, vs. gibi bulunamayacak şeyler istemekteydi. Ponto Heraclea şehrini ve onun mermer yapı ve hârikalarını görmek için büyük bir arzu duyuyorduk, Antik Yunan dünyasının çok önemli bir şehriydi burası. Rüzgâr tarafından geriye doğru sürüklendiğimiz üç gün boyunca burayı menzilde tutmak için çabaladık, ancak Yüce Tanrının bize gönderdiği güçlü bir batı meltemi sonucu burayı neşeyle arkamıza alarak, sağımızda Caramania dağları ve ormanları olmak üzere bir yüz mil kadar ilerleyerek ünlü Amastri şehrine geldik.

Okuduğunuz gibi, Aleppo’lu Paul, Ereğli’ye hava şartlarından dolayı; çok istemesine karşın, çıkamamıştır.

Ancak, dikkatinizi çekmiştir; 22. Seyyahımız ve gene Hristiyan bir din adamı olan Smolensk’li Ignatius gibi, o da Ereğli’li bir Azizden söz eder. Ignatius’un söz ettiği aynı azizdir bu: Aziz Theodore Stratelates.

Yazımızı, bu Hristiyan Azizin hayatı ile ilgili, Ortodoks Hristiyan inanışı konulu bir ilgili bir internet sitesinden (7) aldığımız açıklamalarla bitirelim:

Büyük Şehit Theodore Stratelates, Küçük Asya'daki Euchaita (Ahlat) kenti kökenlidir. Birçok yeteneğe sahipti ve görünüşü yakışıklıydı. Yardımseverliği yüzünden Tanrı, Hristiyan gerçeği bilgisi ile onu aydınlattı. Aziz askerin cesareti, Tanrı'nın yardımıyla Euchaita'nın eteklerinde bir uçurumda yaşayan, birçok insan ve hayvanı yutarak bölgeyi korkutmuş olan dev bir yılanı öldürmesiyle ortaya çıktı. Aziz Theodore, bir kılıçla silahlanarak ve insanlar arasında Mesih'in ismini yücelterek ortadan kayboldu.

Cesaretinden dolayı Aziz Theodore, Heraclea kentinde askeri komutan [Stratelus] olarak atandı, burada askerlik hizmetini, çevredeki putperestler arasında Müjde'yi vaaz etmekle birleştirdi. Kendi kişisel Hristiyan yaşamı örneği ile pekiştirdiği ikna çabası, insanların sahte tanrılarından vaz geçerek Hristiyanlığı kabul etmelerine yol açtı. Kısa süre sonra, neredeyse Heraklea'nın tamamı Hristiyanlığı kabul etmişti.

Bu dönemde Roma İmparatoru Licinius (311-324) Hıristiyanlara karşı sert bir zulüm başlatmıştı. Licinius, Aziz Theodore'u putlara kurban sunmaya zorlamaya çalıştı. Aziz, Licinius'u putlarıyla birlikte gelmeye davet etti, böylece her ikisi de kurban sunabilirdi. Hristiyanlığa duyduğu nefretiyle kör olan Licinius, azizin sözlerine güveniyordu ama hayal kırıklığına uğradı. Aziz Theodore altın ve gümüş heykelleri parçalara ayırdı ve fakirlere dağıttı. Böylece ruhsuz putlara boşuna inancın anlamsızlığını gösterdi ve aynı zamanda Hıristiyan yoksullara sadaka dağıtmış oldu. Aziz Theodore bunun üzerine tutuklandı, şiddetli ve yoğun işkenceye maruz kaldı. Yerlerde sürüklendi, demir çubuklarla dövüldü, vücudu keskin sivri uçlarla delindi, ateşle yakıldı ve gözleri oyuldu. Sonunda çarmıha gerildi.

Bununla birlikte, Tanrı, Büyük rahmetinde, St Theodore'un ölümünün, yakındakiler için hayatı kadar verimli olması gerektiğini söylemişti. Bir melek, azizin yaralı bedenini iyileştirdi ve onu haçtan aşağı indirdi. Sabah, imparatorluk askerleri onu canlı ve zarar görmemiş olarak karşılarında görünce, Hıristiyan Tanrı'nın sonsuz kudretine inanıp vaftiz olarak Hristiyanlığı kabul ettiler.

İsa Mesih için şehadetten kaçmak istemeyen Aziz Theodore gönüllü olarak Licinius'a teslim oldu. İmparatorun emriyle, boynu vurularak öldürüldü. 8 Şubat 319'da, cumartesi günü, günün üçüncü saatinde ölümü gerçekleşti.

Aziz Theodore, askerlerin koruyucu azizi olarak kabul edilir.

DİPNOTLAR.....................................................................................

(1) Antikçağ Kaynaklarında ve Sonraki Seyahatnamelerde Kastamonu Kıyıları – Murat Karasalihoğlu – Mediterranean Journal of Humanities Sayı: IV/2, Antalya, 2014. Sayfa: 155.

(2) The Travels of Macarius, Patriarch of Antioch: Written by his Attendant Archdeon, Paul of Aleppo, in Arabic – Translated by F. C. Belfour – The Oriental Translation Fund – London, 1836.

(3) A. G. E. Volume II, Sayfa: 423-427.

(4) “Caramania” adı, Anadolu’yu simgeler. 1487’de Osmanlı’ya katılan Karamanoğulları Beyliği’nin Anadolu’da 250 yıllık hâkimiyetinden kalmış bir isimdir.

(5) Ponto, Yunanca Pontus sözcüğünden gelir, Antik Yunan mitolojisindeki ve günlük dilde deniz anlamına gelmektedir. Yunanlıların antik dönemde tanıdıkları en büyük deniz Karadeniz olduğu için, Pontus sözcüğü tek başına kullanıldığında her zaman Karadeniz anlamına gelir. Ponto Heraclea da, Karadeniz Herakleası’dır. Dolayısıyla buradaki Ponto açıklaması, doğru değildir. Bu yanlışın çeviriden ileri mi geldiği, yoksa Paul’ün yetiştiği bölge itibarıyla antik Yunan kültürüne ve Yunancaya çok hâkim olmamasından mı kaynaklandığını bilmemiz mümkün değil. Ancak, unutmayalım ki eserin özgün şekli, Arapçadır; yazarın da Arap kültürü ağırlıklı bir bölgede doğup büyümesinden ötürü, hâkim kültürün ne olduğu anlaşılabilir. Yazar Yunan kökenli olsa idi, büyük ihtimalle eser Yunanca kaleme alınmış olurdu..

(6) Çeviri metninin içinde, Arapça sözcüklere de rastlanıyor. Bunların çevirisi için, sevgili Gürdal Özçakır’dan yardım aldık. Buradaki sözcük, “Cebis (Ceviz).” şeklinde çevriliyor.

(7) http://orthochristian.com/68626.html

 
Gösterim : 424
YORUMLAR
Web sitemiz 04.03.2012 tarihinden itibaren;
Toplam: 10712974, Bugün: 537 kez ziyaret edilmiştir.