Kayıt Tarihi: Friday, September 9, 2016 7:43 PM
Ters Köşe
Kılıç mahallesi. TED Zonguldak ve Eskişehir Maarif kolejleri; İst. Hukuk Fakültesi terk. 1965-67 TİP üyeliği ve sonrasında teorik çalışmaya giriş. Demokratik Devrim Derneği kuruculuğu. Akbank’ta çalışırken sendikacılık; o nedenle iş akti feshi. YapıKredi’de örgütlü Banks sendikası danışmanlığı. Sendika, İş Bankası’nda örgütlü Tibaş’a devredilirken tekrar iş akti feshi. İTÜ halkla ilişkiler ve uluslararası öğrenci staj bürosu şefliği; rektörlük tercümanlığı. Bazı dergilerde sahiplik ve yazı işleri müdürlüğü; bir çok makale; 8 adet bilimsel kitap editörlüğü. Alaplı’ya, sonra da Ereğli’ye yerleşme. Amerika Birleşik Devletleri Anonim Şirketi adlı kitabın yazılarak basılması. İkinci cilt çalışmaları ve Ayvalık’a taşınma. (Evli ve üç çocuklu).
O ASKERLERİ DE, BU PROFESÖRLERİ DE KİM ÜRETTİ?

Sayın eski GenelKurmay Başkanı İlker Başbuğ, 15 Temmuz sonrasında görüşlerini açıkladığı CNN televizyonunda bir ara, mealen, “Benim aklımı almayan şudur: Fetullah o çocukları kendine döndürdüğü süreçte bizim askerî okullar niçin onları lâik düşünceye çeviremedi” diyerek kendini sorguladı… Evet, ağır konudur ve cevabı sevgi, inanç, güven, bağlılık kavramlarını da içeren mistisizmde saklıdır; o nedenle felsefî alana fazlaca girmeyip pratikteki duruma bakarak kabaca şöyle özetliyoruz:

Büyüklerimiz bize “din büyüden, bilim de dinden çıkmıştır” derlerdi; elhak doğru formülasyondur. Yani insanoğlunun zihinsel gelişme sürecine uygun olarak tarihöncesinden beri yaşadığı sıralama, “büyü → din → bilim” şeklindedir. Büyünün sabiteleri ile bilimin sürekli kendini yenilemesi/yenilemek zorunda olması arasında kalan dinlerin, toplumda kendine yer açmak için büyüsel metodlara başvuran Müslüman ülkelerin dincileri tarafından ele geçirilmesi, bilimsel zeminin kaymasını, bilim-dışı inanışların oluşmasını sağladı. Dolayısiyle, “dincilik” kavramının ortaya çıkmasına yolaçan sebepler aranırken, öncelikle büyü ile en-eski dinler arasında kurulan ilişkiye bakmak gerekiyor. (Bunun son durağı ise tek-tanrılı dinlerdir). Görülecektir ki büyü, her türden mistik (hurafe dediğimiz) düşünce kalıplarını dinlerin içinde yaşatma mücadelesi vermektedir; yaşatmaktadır da…

İşte bu nedenle, aileden tanınarak ve/veya başka akrabalık/hemşehrilik ilişkisinin uzantısı olarak tanınan bir şeyhe mürit olmuş gencecik kişiyi, zihninin içinde varolup yaşattığı mistisizmi iptal ederek herhangi bir bilimsel disipline tâbi kılmak mümkün olamıyor; olmaz da…

* * *

Ama diğer yandan da Sayın Orgeneral Başbuğ’un askerler için belirlediği bu olumsuz çerçeveye bilim adamlarının da çok rahat sığdığını/sığdırıldığını görüyoruz. Bu nedenle “bir askeri okul öğrencisinin mistisizme saplandığı için benimse(ye)mediği bilimsel branşların içinde ‘bilim adamı’ profesörler nasıl yeralıyor?” diye sormak lâzımdır: Olabiliyor, çünkü onlara gencecik yaşlarda “bilimin, dinsel nass’ları aşamayacağı” öğretiliyor… Dolayısiyle de el altında tutulan çocuk büyüyünce profesör bile yapılıyor ama mistisizmin labirentlerinde yaşamayı da sürdürüyor… Yani onun kabul ettiği(?) herhangi bir bilimsel branş, tanrının zaten haberdar olduğu gerçeklerin, tanrının yarattığı insanoğlu tarafından—bu fâni dünyada (maddî hayatta)—yeniden keşfedilmesinden başka bir şey değildir… Bu inancın zihinde nasıl bir kolaylık sağlayarak insanı en azından klinik şizofren olmaktan koruduğunu görüyor musunuz? Üstelik de inandığınız şeyhiniz, Kelime-i tevhidin son kısmını iptal etme gücünü kendinde bulan birisiyse…

Bu nedenle de, bazı istisnalar dışında, akademisyenlerimizde bilimsel yaratıcılık şöyle dursun, basit bir geliştiricilik bile görülemiyor; görülemez de. Çünkü, aynen yüksek bir makamdan (ki, buna son zamanlarda “üst akıl” diyorlar) gelecek tanrısal emri bekleyen “indirgenmiş” subay gibi, bilimsel branşlardan birine “teşne kılınmış” profesör de alacağı emri bekliyor; yerinden kımıldamadan…

* * *

İlk kez 1960’lı yıllarda, Eskişehir’deki yatılı okuldan Istanbul’a trenle gelip giderken karşılaşmıştım. Bir arkadaşla birlikte olduğumuz kompartmana gencecik bir sakallı adam girmiş ve yüzmüze bakmaksızın hemen karşımızdaki koltuğa bağdaş kurarak elindeki broşürü açıp okumaya başlamıştı; kaşla göz arasında... 17 yaş civarındaydık ve itiraf etmeliyim ki ödümüz patlamıştı; zaten anlamadığımız bir Türkçeyle konuştuğu için sanki ona uzaylı sanmıştık; telâşla kompartıman değiştirdik…

Herhalde o sakallının da, bilim kurgu filmlerindeki “alien” gibi gördüğü bizlere Risale-i Nur “tebliğ etti”ğini yıllar sonra anlayabildim. Ne var ki bu türler çok daha geçmiş dönemden bir karabasan gibi ülkeye çökmüştü. Çocuktum ama hatırlıyorum: 50’li yılların başında kara çarşaflı çoğunluk, benim de yaşadığım kasabayı sarmıştı. Sonraki süreçte de yazılı ve sözlü olarak bize anlatıldı: Atatürk’ün—manevî şahsiyetinin—korunmasına dair kanunu, aynı zamanda kara çarşafa ve cübbeli-takkeli kılığa cevaz veren DP iktidarı çıkarmamış mıydı?.. Aynı iktidar değil miydi Said-i Nursî’ye devlet otomobili tahsis eden?.. Oysa Said-i Nursî yazdığı metinleri Hıristiyan Papası’nın redaksiyonuna arz etmemiş miydi?..

* * *

Olayları birbirine çatabilmeyi öğrendiğimiz yıllarda, “demek ki Türkiye’nin Atatürk’ü sonrasında iktidar olabilmek de, kitleler içinde nüfuz kazanabilmek de ancak ve yalnız Hıristiyan dünyasının onayını almakla mümkün olabiliyor” şeklindeki anlayışa ulaştık. Nitekim 90’lı yıllarda Avrupa’da yaşayan bir tanıdık, mealen, “Batı’nın denetiminden geçmeden Türkiye’de yeni bir fikir üretilemez!” demişti ve bu bana hiç de yabancı gelmemişti. Artık bugün anlaşılıyor ki, siz emperyalizmin yeni bir davranışını saptayarak bunu deşifre ettiğiniz takdirde adamlar paradigmaları hemen değiştiriyormuş…

Ne var ki günümüzde hiçbir şeyi saklayamaz hale gelen emperyalizm, işin sonuna gelmektedir. Tersinden de söylenebilir: Emperyalizm artık hiçbir şeyi saklayamadığı için—anlıyoruz ki—işin sonuna gelmiştir!.. Lütfen tutup da hiç kimse, “iyi de adamlar her yeri ateşe verip başarı kazanıyor” falan demesin. Dikkat edilirse görülecektir ki artık ateşe vermekten başka çözüm yolları, daha büyük savaşlar çıkarmaktan öte çareleri kalmamıştır. Bu da, emperyalizmin bugüne kadar uyguladığı “önce savaş dışı incelikleri kullanma” politikasının tükendiği anlamına geliyor. (ABD’nin 15 Temmuz kalkışması da, savaş dışı ince politika kullanımının sona erdiğini ilân ediyor aslında. Bizde örneği sadece Osmanlı’nın son döneminde görülen “halkın üzerine saldırı” taktiği—CIA’cı filmlere nazire gibi—burada tekrar devreye sokulmuştur).

* * *

Pekiyi bukadar asker kişi ABD’nin 15 Temmuz Kalkışması’na nasıl dahil oldu ve mevcut AKP iktidarı ile Cumhurbaşkanı orduyu ve orduya ait herşeyi niçin devletleştirip özelleştiriyor? El cevap: ABD programı hiç kesintiye uğramadan, üstelik hızlanarak tıkır tıkır işliyor da ondan… Büyük bir kısmı geriye alınamayacak (İ=irreversible; irrevocable), resmiyet kazanmış hükümler halinde topraklarımızda yer edecek olan bu yeniden yapılanma, hiç şüphesiz ki yarının—kendilerine “lüzumsuzlaştırma operasyonu” uygulanan—CHP ve MHP’sinden geriye kalanlara da çok iyi dersler sağlayacaktır.

* * *

Harp okullarından generalliğe uzanan bir düzineyi aşkın kademede “cemaati”ne sadakati ülkeye sadakat sanarak yetişmiş subayların varolabileceğini gördük. Aynı şekilde, üniversite senatolarında profesörlüğü onaylanan nice bilim elemanını da… (Nitekim bugün onlar da en seçmece yerlere tayin ediliyor). Ama burada acı olanı, bol keseden dağıtılan tüm rütbeler ile profesörlük ünvanlarının, kendini Atatürkçü, Cumhuriyetçi olarak lanse eden otokritiksiz komutanlar ve profesörler tarafından dağıtılmış olmasıdır. Yani, gerek ‘cihet-i askeriye’de, gerekse ‘cihet-i ilmiye’de verilen kademeleri, pâyeleri, titrleri, zamanında kendilerine Atatürkçü, (Allahtan bugün onlara NATOtürkçü deniyor…) devrimci dediğimiz (veya adam yokluğunda öyle sandığımız) yetkililer sağlamıştır. Ve uzun bir zamandır biliyoruz ki her iki “cihet”te de “Atatürk” ve “Cumhuriyet” düşmanlığı ivmeleyicidir, belirleyicidir…

* * *

Dolayısiyle—yaşayan tanıkları da, tanıkların aktardığı 2. nesil de yok denecek kadar azaldığı için—bir defa daha sormakta yarar var: Artık Atatürk’ü bir kahramanlık destanı, bir hamaset edebiyatı, yani mistik bir şahsiyet olmaktan çıkarıp da, meselâ korkuları, öfkeleri, pişmanlıkları ve küfürlerini de işin içine katıp ete-kemiğe büründürerek anlatma zamanı gelmedi mi?..

 
Gösterim : 1662
YORUMLAR
Web sitemiz 04.03.2012 tarihinden itibaren;
Toplam: 18746656, Bugün: 1838 kez ziyaret edilmiştir.