Kayıt Tarihi: Sunday, May 17, 2015 8:37 PM
Ters Köşe
Kılıç mahallesi. TED Zonguldak ve Eskişehir Maarif kolejleri; İst. Hukuk Fakültesi terk. 1965-67 TİP üyeliği ve sonrasında teorik çalışmaya giriş. Demokratik Devrim Derneği kuruculuğu. Akbank’ta çalışırken sendikacılık; o nedenle iş akti feshi. YapıKredi’de örgütlü Banks sendikası danışmanlığı. Sendika, İş Bankası’nda örgütlü Tibaş’a devredilirken tekrar iş akti feshi. İTÜ halkla ilişkiler ve uluslararası öğrenci staj bürosu şefliği; rektörlük tercümanlığı. Bazı dergilerde sahiplik ve yazı işleri müdürlüğü; bir çok makale; 8 adet bilimsel kitap editörlüğü. Alaplı’ya, sonra da Ereğli’ye yerleşme. Amerika Birleşik Devletleri Anonim Şirketi adlı kitabın yazılarak basılması. İkinci cilt çalışmaları ve Ayvalık’a taşınma. (Evli ve üç çocuklu).
Batı Avrupa–ve daha sonra–Amerika’nın bitmez-tükenmez RUS DÜŞMANLIĞI üzerine… (3)

18. ve 19. yüzyılda yaşamış Batı Avrupalı bilim adamlarının öncelikle teveccüh göstererek Rusya’ya destek verdiği süreçteki Batı dünyasında herşey yolunda giderken, bugün internette Rusya Karşıtı Duygular (İ=Anti-Russian sentiment) veya Rusofobi (İ=Russophobia) denilen bir Rus düşmanlığı ile karşılaşırız. Batı Avrupa ve daha sonra Amerika’ya―tarihte çoğu kez olduğu gibi―Fransa’dan doğru, bir çeşit korkuyla ortaya çıkan bu panik atak, günümüze kadar çeşitli evrelerden geçerek gelmiştir. Olaylar şöyle gelişiyor:

1. Michał Sokolnicki adlı Polonyalı bir General Fransa hükümetine, daha sonra “Deli Petro’nun Vasiyeti” diye anılacak olan bir belge(?) ulaştırıyor. Napolyon’a Rus karşıtlığı için iyi bir zemin hazırlayan bu belge üzerine, bilindiği gibi 1812’deki Rusya seferi başlıyor. [Napolyon, 650.000 kişilik “Büyük Ordu”yla başlattığı bu istilâ hareketi sonunda canını zor kurtaracak, akıllı ve basiretli bir Rus generali olan Kutuzov karşısında rezil olacaktır. İşgal ettiği bomboş ve yanan Moskova’dan Paris’e kadar, Rusya soğuğundan (ki, ortalama -37.5⁰ olduğu varsayılıyor) donmasın diye içi boşaltılmış bir at içinde getirildiği söylenmektedir.] Oysa ortada bir “vasiyet” falan yoktur; tamamen uydurmadır ve belki bu tezgâhı, Polonya’danda ordu devşirecek olan Napolyon hazırlatmıştır…

2. Marki de Küsten (F=Marquis de Custine) adlı bir Fransız soylusunun 1843’te yayınladığı dört ciltlik seyahat anıları, yine Fransa’dan doğru gelen büyük bir dalgalanma yaratacaktır. Kırıntı halindeki bilgilerden, Küsten’in sadece Çarlık aristokrasisinin yapılanmasını tanımlamaya değil, Rus halkını oluşturan insanlara karakteristik vermeye de uğraşmış olduğu anlaşılıyor. Kitap, Avrupa çapında patlayacak ve Almanca, Felemenkçe, İngilizce ve korsan baskılariyle birlikte 1846 yılı itibariyle 200.000 adet satışı sağlanacaktır. [O tarihte Avrupa nüfusu yaklaşık 200 milyon olduğuna göre, her 100 kişiden birinin eline doğrudan geçmiş demektir. Bugünkü hesaba göre, 750.000’lik bir satış sözkonusu edilebilir; ki, herhalde bu da büyük bir rakamdır.]

3. Birinci Dünya Savaşı sonrasındaki özgür Polonya’nın karizmatik kurucusu Mareşal Józef Piłsudski ise konuya farklı bir açıdan yaklaşacaktır. Onun “Prometeizm” olarak tanımlanan özgün tezi, günümüz emperyalizminin zamana ve zemine göre kullandığı metodlardan birini doğurmuştur: İÇERİDEN BÖLMEK… Olayımızda, “Büyük Rusya ülkesi içindeki etnik azınlıkları isyana sevketmek” şeklinde özetlenebilecek projesi, daha sonraki Sovyetler Birliği için de geçerliğini koruyacaktır. [Buradaki Prometeizm, “ateş”i tanrılardan çalarak insanlığa veren, yani onu aydınlatan Prometeus’tan izafetendir.] Bilindiği gibi Prometeizm çalışmaları günümüz Rusyası için de, Türkiyesi için de tüm canlılığiyle sürdürülmektedir…

4. Yirminci yüzyılın büyük iktisatçılarından olan Keynes, nüfuzunu kullanmaktan çekinmeyerek Ruslar hakkında verdiği karakteristiklerle kitleleri etkileyen bir başka fenomendir: “Rusların hayvanî doğalarına uygun olan zulüm ve aptallık”larından sözetmekte, bunun Çarlık’ta da, Sovyetler’de de değişmediğini vurgulamaktadır. Üstelik Keynes’in Sovyetler döneminde sadece Rusları değil, içine Yahudileri de eklediği cümleleri vardır. Nitekim Sovyetler Birliği dönemini, “Şimdi de Ruslar ve Yahudiler birarada” diyerek Hitler’in gelecekteki söylemine altyapı oluşturacaktır…

5. Ne kadar inanılmaz görünse de, Hitler’in Slav ırkının Yahudilerle birlikte ortadan kaldırılmasına yönelik tasavvuru, aslında Batı Avrupa medyasında da, entelijansiyasında da el altından olumlu karşılık bulmuştur. (Nazizmin teorisyenlerinden Chamberlain’in İngiliz olması bir tesadüf değildir yani…) Aydınlanma Felsefesi’nin giderek insanlığı sadece batı Avrupalı Beyaz Adam’ı ve onun geçirdiği felsefî süreci, sosyo-ekonomik yapılanmaları, vb’lerini ölçü almaya davet etmesi, dünya çapında düşünce kırılmalarına yolaçmıştır. Üstelik bu açmaza büyük kuramcılar da düşmüştür. Yeri geldiği için bu konuya girebiliriz:

(a) “Sefaletin Felsefesi”ni yazan büyük sosyalist Proudhon, Yahudilerin Asya’ya sürülmesi gerektiğine inanıyordu. (b) İnsan eşitliği meselesini en ekstrem uçlara taşıyan klasik Marksizmin mimarı Yahudi kökenli Karl Marx, Hindistan’ı işgal eden İngiliz ordusuna “bilinen bir tarihleri de olmayan(!) vahşi Hindlileri terbiye etme” tavsiyesinde bulunmuştu. Üstelik Yahudiler hakkında yazdıklarını bugün kimse düşünemez bile; ırkçı diye lânetlenir… (c) Onun 40 yıllık kadim dostu olan Engels, Alman Sosyal-Demokrat Partisi’ne mealen, “örgüte bol keseden aldığınız Yahudileri sıkı denetimden geçirin” diye yazılı mesaj göndermiştir. Üstelik de Marx öldükten sonra; yani Marksizm kurulmuşken… [Tabii burada, gerçekte ilk Yahudi kıyımını başlatmış olan Stalin’den ayrıca söz etmeyeceğiz; Türklere karşı yapılan göçettirme, yıldırma, önderleri öldürtme ve benzeri gibi operasyonlar işine de “konumuzun dışındadır” diyerek hiç girmeyeceğiz. Ki onun da bu aymazlığı, tümüyle Aydınlanma Felsefesi’nin yolaçtığı “Avrupamerkezci” düşünceden kaynaklanmaktadır…] Kısacası, 19. yüzyılda zirveye oturan “ötekileştirme”, ideolojisi ne olursa olsun batılı Beyaz Adam’ın, etkisinden kurtulamadığı bir câzibe merkezi haline gelmiştir.

(RESİM 01)

(C)

BUGÜNKÜ DURUMA TÜRKİYE AÇISINDAN BAKARSAK...

Malûm, 2. Dünya Savaşı sonrasında da Soğuk Savaş ve cepheleşme dönemi başlamıştı… Sovyetler Birliği’nin en yakın güney komşusu olan Türkiye, NATO cephesine yazılmış olduğu için, özellikle tarihten bakiye Rus düşmanlığı tekrar hortlatılmak zorundaydı. Nitekim ABD’nin Güney Amerika’dan başlattığı “milliyetçi”(!) cephe yaratma çalışmaları, ülkemizde de kısa süre sonra karşılığını bulacaktı. Asıl fonksiyonunun millîcilik/Atatürkçülük/devletçilik olması istenmeyen, sadece Moskof düşmanı olmasına özen gösterilen bu kitlenin karşısına “dinsiz Moskof uşakları”(!) konması, aslında Anadolu çocuklarının birbirine düşürülmesi operasyonundan başka bir şey değildi. “Kahrolsun faşistler!” ile “kahrolsun komünistler!” sloganları ülkenin gündemini belirledi. Bu süreçte, eline silâh tutuşturulmuş insanlar arasında yeralan kaliteli bir çok genç öldü, öldürüldü; sağ kalanlarda ise birbirine kalıcı nefret duyguları oluşturuldu. [Burada bir köşeli parantez açarak, bu durumun önemli bir istisnasını belirtmek gerekir: Ülkücü gelenekten gelen eski MHP milletvekili, genç yaşta kaybettiğimiz rahmetli Mehmet Gül hiç kimsenin yapamadığını yapmıştır. Önce bir televizyon kanalında―mealen―“eskiden solcu arkadaşlar sömürülmekten bahsederdi, gülüp geçerdik; meğerse hakikaten ABD bizi sömürüyormuş” diyerek beklenmedik bir özeleştirel çıkış yapmıştır. Kendisini daha sonra antiemperyalist Talat Paşa Komitesi’yle birlikte Avrupa çıkartmalarında gördük… Dikkat isterim: Onun bu davranışı, ülkemizin mevcut durumu üzerine gerçeği bulma hususunda herkese ders olmalıdır. (Fotoğrafta, rahmetli Rauf Denktaş, Doğu Perinçek ve Vural Savaş’la birlikte onun heykel gibi görüntüsü var).]

(RESİM 2)

Bugün de, ABD ile onunla işbirliği tutsaklığı içinde kalmış Avrupa ülkeleri, halklarının şuuraltına nakşedilmiş Rus düşmanlığından ve korkusundan medet umuyor; onu sürekli canlı tutmaya yöneliyor. Diğer yandan NATO çerçevesinde ABD’ye bağlı olan Türkiye gibi ülkelerde de bu―tarihten doğru süzülüp gelen―Rus düşmanlığı da kaşınıp durulmakta... Oysa, bizimki gibi doğu-batı-kuzey-güney hatlarının tam ortasında yeralan ülkelerin, sınır komşularından meydana gelen düşmanları olamaz; olmamalıdır. Muazzam bir çekme/çekiştirme arasında kalarak sosyal şizofreniye maruz kalırız; nitekim kalmış durumdayız. Dolayısiyle titreyip, Mustafa Kemal’in Cumhuriyet sonrasındaki politikalarına bir an önce dönerek, kendimize gelmemiz gerekir. Ancak bunu başaracak olan Millî hükümet olacak ve hiç şüphesiz ki istikbâle kalacaktır...

 
Gösterim : 2016
YORUMLAR
Web sitemiz 04.03.2012 tarihinden itibaren;
Toplam: 11403562, Bugün: 3812 kez ziyaret edilmiştir.