Kayıt Tarihi: Monday, June 27, 2016 1:49 AM
Ters Köşe
Kılıç mahallesi. TED Zonguldak ve Eskişehir Maarif kolejleri; İst. Hukuk Fakültesi terk. 1965-67 TİP üyeliği ve sonrasında teorik çalışmaya giriş. Demokratik Devrim Derneği kuruculuğu. Akbank’ta çalışırken sendikacılık; o nedenle iş akti feshi. YapıKredi’de örgütlü Banks sendikası danışmanlığı. Sendika, İş Bankası’nda örgütlü Tibaş’a devredilirken tekrar iş akti feshi. İTÜ halkla ilişkiler ve uluslararası öğrenci staj bürosu şefliği; rektörlük tercümanlığı. Bazı dergilerde sahiplik ve yazı işleri müdürlüğü; bir çok makale; 8 adet bilimsel kitap editörlüğü. Alaplı’ya, sonra da Ereğli’ye yerleşme. Amerika Birleşik Devletleri Anonim Şirketi adlı kitabın yazılarak basılması. İkinci cilt çalışmaları ve Ayvalık’a taşınma. (Evli ve üç çocuklu).
DÜNYA ÇAPINDA ANTİ-TÜRKİK OPERASYONA KARŞI ...

DÜNYA ÇAPINDA ANTİ-TÜRKİK OPERASYONA KARŞI ; "Almanya’dan ricacı mı olmak, yoksa emperyalistlerin elindeki tüm istihbarat dosyalarının açılmasını mı zorlamak?.."

Ermeni Tehciri konusunun Türkiye’de—genellikle—askerî açıdan ele alınması, yorumlanması ve dolayısiyle de o çerçevede savunulması ile bu konunun Türkiye’ye karşı dünya çapında bir saldırı nedeni yapılması arasındaki yoğunluk farkı dikkat çekicidir. Bu da, bizim konuyu sınırlı bir dar alanda değerlendirmemiz ile emperyalist karar merkezlerinin hacimli perspektifi arasındaki algı ve sunum farkından oluşuyor. Tabii ki, TC devletinde bir “emperyalizm” algısı-şuuru olmaması ile emperyalist merkezlerde mevcut “dünya egemenliği” algısı-şuuru arasındaki kalite farkı da belirleyicidir. Nitekim bu safhada görevi, Fransa’nın tarihsel misyonunu elimine eden dostumuz ve müttefikimiz Almanya’nın aldığını gördük; görüyoruz. Üstelik liberal-yumuşak Fransızların ikiye bölündüğü bir oylamaya karşın disiplinli-sert Almanya Parlamentosu’nun tulum çıkarması şeklinde görüyoruz…

Birinci Dünya Savaşı öncesinde ve sürecinde Alman generallerinin Osmanlı ordusu içinde aktif olduğu ve tehcir kararının alınmasında öncelikli rol oynadığı artık genel kabul görüyor. Ne var ki bu durum da, tarihin derinliklerinden süzülen bir somut gerçeklikmiş gibi 19. yüzyılda formüle edilen “Almanya’nın Sorumlulukları” diye özetleyebileceğimiz devlet politikasiyle hem çakışıyor, hem çelişiyor. Çakışıyor, çünkü en-eski Alman düşünürlerinin Hind-Germen ırkı ve dil ailesi tasavvuruyla örtüşüyor; bu nedenle de Almanya’nın OrtaDoğu’dan Hindistan’a kadar olan bir alanda söz sahibi olmasını zorunlu kılıyor… Çelişiyor, çünkü “ırkçılık”tan ceza almış, lânetlenmiş ve savaş galipleri tarafından ablukaya alınmış bir devletin açıktan açığa bu tasavvuru dillendirmesi uygun düşmüyor… Dolayısiyle ancak kendisini ablukaya almış “büyük ağabey” ABD’nin şemsiyesi altında böylesi risklere girebiliyor.

Sömürüyle görevli Batı dünyasının bu konudaki suç ortaklığı ve o nedenle sergilediği “panik atak” açıkça görülmektedir. İşte aynı nedenle biz, artık günümüzde ortak çıkarlarda birleşmiş görünen emperyalist merkezlerin dünya kamuoyundan ısrarla sakladığı en-eski istihbarat dosyalarının açılmasını zorlamakla da görevliyiz…

19. ve 20. YÜZYILDA ALMANYA’NIN KOLONYALİST AMAÇLARI

Almanya Parlamentosu kararı,—son tahlilde—Holokost suçlamasından bezmiş bir ulus için yapılmış faydalı bir “gaz alma operasyonu” sayılmalıdır. Çünkü Kaysar’dan itibaren Akdeniz için Mare Nostrum (Bizim Deniz) diye bir dar alan belirleyen Roma İmparatorluğu’na nazaran “barbar” Germen kavminin bugünkü torunlarının istekleri daha kapsamlıydı. Yani Almanlar için henüz 200 yıllık bile olmayan Doğu’ya Çıkış (Drang nach Osten) ve/veya “Yaşam Sahası” (Lebensraum) tasavvurları çok canlıdır ve hatta bir devlet politikası olarak Hitler sonrasında da “barış platformları” (STK’lar) seviyesinde devlet desteğiyle geliştirilmeye çalışılmaktadır. Üstelik ABD nasıl ki NAZİ yönetimlerine “yardım ve yataklık eden” bilim adamları ile istihbaratçıları Ruslardan kaçırarak onlardan sonuna kadar yararlandıysa, burada da—en az Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi—Almanya’nın doğuya doğru genişlemesine itiraz etmemekte…

Bir başka yönüyle baktığımızda, 21. yüzyılda da NAZİ’ler ve NAZİ’lik üzerinden Amerikan ve İngiliz medyasının dünya çapında kazandığı dolar ve avronun akıllara durgunluk verdiğini görüyoruz. Her yıl, 2. Dünya Savaşı’ndaki Alman zulmünü yeniden ve yeniden servis eden—diziler de dahil—en az 2 film çıkıyor piyasaya. (Tam rakamı bilenler açıklayabilir). Bize uzaktan “saz” gibi gelmektedir ama biraz da kendimizi Alman vatandaşlarının yerine koymakta yarar vardır. Diğer yandan, meselâ zencilerle aynı karede gözükmekten kaçınan ve de karaderililerle dostluk kuran “beyaz”ları lânetleyen Alman vatandaşlarının sayısı giderek artıyor. Yani Almanya, her gün biraz daha ABD’ye benziyor; ya da ABD Almanya’yı giderek kendine benzetiyor. [Nitekim 2 no’lu dipnotta sözünü ettiğim Express Gazetesi’nin aynı haberinde, Alman halkının tam ortadan ikiye ayrıldığına dair iddialar da var.]

GENEL HATLARİYLE BİRİNCİ SAVAŞ ÖNCESİ VE SÜRECİ

Birinci Dünya Savaşı ABD’nin “esas oğlan”ı oynamadığı bir dünya platformunda yaşandı. Avrupa’da kızışan “sömürge pazarı”nı paylaş(ama)ma kavgası içinde, İngiltere-Fransa-Rusya üçlüsünün Osmanlı’yı bölüşme projesine karşı alternatif geliştiren Almanya, daha önceleri hiç oralı olmadığı, sadece diğer Batılı devletlerle pazarlık konusu yaptığı ve/veya kirvelik ettiği Osmanlı’yı, doğuya açılan pencere olarak değerlendirmiş ve buna göre davranmıştır. Zira o tarihte Hindistan zaten İngiliz kolonisidir; Almanya’nın tâ oralara kadar uçacak imkânı yoktur; Anadolu ve Ortadoğu üzerinden akacaktır Hindistan’.. Çünkü 1870 itibariyle bütünleşen Almanya İmparatorluğu, testlerini Afrika’da yaptığı “kolonizasyon” planlarını doğuya yaymakta kararlıdır. Tabii ki bu planlamanın ivmesi,—Marx’a göre dünyadaki biricik “kast sistemi” ülkesi olan—Hindistan’daki Sanskritçe’nin Almanca ile olan akrabalığının saptandığı 16. yüzyıldan itibaren verilmişti. Aslında daha sonra Avrupa’daki diğer tüm dillerle de akrabalığı saptanmıştır; ama bölgede en-eski kabul edilen Germanik diller öbeği her nasılsa hep önü almıştır. Gerçekten de büyük düşünürlere sahip Almanya’da 18. yüzyıl itibariyle bir bilim dili haline gelen Almanca’nın kazandığı prestij tartışılmazdır. Bu çerçeveyi akılda tutup neler yaşandığına kısaca bir bakalım:

1. ALMANYA-OSMANLI İLİŞKİLERİ: 1800’lü yılların başında, 2. Mahmud döneminden itibaren bir Almanya-Osmanlı yakınlaşması olsa da, İngiltere, Fransa ve Rusya’nın aksine Almanya’da bir genişleme niyeti/isteği, yani bir kolonizasyon planlaması görülmez. Almanya’nın bu konudaki hareketliliği ancak 19. yüzyılın sonlarından itibaren,—üstelik de alâkasız bir şekilde Afrika’dan—başlayacaktır. Demir-Çelik sanayiine çok daha sonraları girmiş olsa da Almanya’nın yaptığı hamle birdenbire diğer Avrupa ülkelerini aşacak, bankacılıkla birlikte ele alındığında Almanya, Batı dünyasının bir başka “finans-kapital” merkezi haline gelecektir. Nitekim 2. Abdülhamid’le canlanan Almanya ilişkisi Bağdat Demiryolu projesiyle taçlanacak ve Kasım 1914’te 152 milyon küsur Lira borcu olan Osmanlı’nın kabul ettiği yabancı sermayede en yüksek pay % 26 ile Almanya’ya ait olacaktır. Yine de ilişkilerin öncelikle ağır-hafif her türlü silâh ve mühimmat alımında , sonra da demiryolu alanında kurulduğunu görüyoruz.

EZCÜMLE: 19. Yüzyıl sonu itibariyle artık Dünya egemenliği peşinde olan Alman yönetimi, Anadolu ve İran üzerinden Hindistan’a ulaşmak istemektedir... Bunun için de, İngilizlere karşı tüm Müslümanları harekete geçirecek olan Osmanlı halifesine yani Osmanlı topraklarına ve İngilizlerin elinde bulunan ülkelerdeki—isyan edeceği tasavvur edilen—Müslüman insan unsuruna ihtiyacı vardır. Buna karşılık Osmanlı’nın da silâh ve mühimmata, ve tabii ki paraya ihtiyacı vardır. Dolayısiyle, yüzyılın başında gelen yumuşak ilişkileri canlandırmak üzere Almanya İmparatoru 2. Wilhelm Osmanlı’yı üç kez ziyaret edecektir.

2. DİĞER YANDAN: Benzinle çalışan patlarlı motorlu otomobillerin de 20. yüzyıl başında icadedildiği düşünülürse, uyanık kapitalistler tarafından petrol ve türevlerinin istikbâlin akaryakıtı olarak değerlendirildiği açıktır. Bakü petrolleri 20. yüzyılın başında sadece ABD’yi aşmakla kalmamış, dünya üretiminin yarısından fazlasını da karşılamıştı. Ama 1915’lerde çıkarılan petrolün çokluğuna karşılık neredeyse hiç tüketiminin olmaması, depolama, sevkiyat gibi büyük sorunları da beraberinde getirmiştir. (Ekim devriminden çok önceki grev ve sair örgütlenmeler sırasında genç Stalin’in özellikle bu bölgede yoğunlaştığını da hatırlayalım). Doğalgaz sevkiyatı için günümüzün tartışma ve kapışmalarından geçmişe doğru yapılacak bir projeksiyon,―o tarihler itibariyle―istikbâlde değeri çok artacak olan petrolü nakledecek kara ve demir yolları ile petrol boru hatlarının da, yol üzerindeki depoların da güvenliğini fevkalâde önemli bir hale getirdiğini gösterecektir. Savaş arefesinde Azerbaycan’daki petrol şirketlerinin durumunu gösteren şema, menfaatin boyutları bakımından yeterince aydınlatıcıdır sanıyorum. [Bkz: Şema-1]

Görüldüğü gibi diğer bir sıkıntılı sorun, Azerbaycan’dan başlayan—Kafkasya bölgesindeki—petrol ulaştırma yollarıdır. Yani, önce “Nobel Kardeşler”in, ardından da bölgeye kendisi ve sonra da Royal-Dutch Shell’le ortak olarak yerleşen Rothschild’lerin, arzı talepten fazla olan petrol üretim ve dağıtım bölgesi üzerinde özerklik ve egemenlik kurmaya yönelik planlarıdır... Çünkü bu topraklarda Gürcüler, Ermeniler ve Kafkasya’nın diğer Müslüman unsurları arasındaki sürekli silâhlı çatışma yaratan etnik çelişkiler hiç bitmiyor; dolayısiyle de buraların doğu Karadeniz’e, en azından Batum yöresine kadar insandan arındırılması gerekiyor. Yani Ermeniler de Almanların, Kafkasya’daki Müslümanları Rusya’ya karşı ayaklandırıp İran üzerinden Hindistan’a giden yolu açmak istedikleri yerde yoğun olarak yaşamaktadır. Nitekim, Çanakkale Boğazı’nı geçebilse, Müttefik kuvvetler hemen Karadeniz’e çıkarak bu petrol bölgesine vaziyet edecekti. Dolayısiyle, Çanakkale Savaşları’nın en inisiyatifli subayı olarak gözüken Mustafa Kemal Bey’in kapitalizme ne denli zarar verdiği, emperyalistlerin ne yoğunlukta öfke ve nefretini çektiği hususu, bu çerçevede yeniden düşünülmelidir. Gerçekten de çok sinir bozucudur, çünkü Çanakkale’nin geçilememesi, iki yıl sonra iktidara gelecek olan Lenin’in elini kuvvetlendirmekle kalmamış, büyük Rus İç Savaşı ve emperyalist işgal sürecinde Kızılordu’nun Azerbaycan petrol bölgesine daha kolay girebilmesine ve bölgeyi emperyalist tasalluttan arındırmasına da katkı sağlamıştır. Nitekim Ermeniler “Lenin ve Bolşevikler bizi Türklere sattı” derken bunları kastetmekte; “Wilson’un Ermenistanı”nın göz göre göre ellerinden kaçtığını vurgulamaktadırlar.

3. DAHASI DA VAR: Bir diğer nokta da, dışarıdan bakınca Osmanlı ülkesinin iç işi gibi görünen azınlıklar arasındaki itibar ve nüfuz savaşıdır: O dönemde, son 100 yıldan beri Osmanlı hükümdarları üzerindeki nüfuzlarını Hıristiyanlara kaptırmış olan Osmanlı Yahudileri, Yahudi Diasporası’nın içinde yeraldığı finans-kapital çevrelerinden tam destek almaya başlamıştı. Durumu tersine, yani Osmanlı Yahudilerinin lehine çevirmek için uygun bir yol aranırken, Dünya dengelerinin iyice bozulması sürecinde “geliyorum” diyen savaşın yaratacağı/yarattığı kaos ortamı iyi bir vesile olmuştu. Sadece, her yönü dengeleyerek “Devlet-i Âliye-i Osmanî”nin varlığını sürdürmeyi politika edinmiş bir padişahlık yönetimi ile Almanya’ya ısınmış bir İttihat ve Terakki cemiyeti iktidarı arasındaki hassas çelişkinin bu noktada kullanıldığı anlaşılıyor. Nitekim ünlü Goltz Paşa da 2. Abdülhamid’e, değil sadece ilgili bakanlıklardaki, bürokrasideki tüm Ermeni ve Ermeni dostlarını tasfiye etmesi ricasında bulunacaktır.

İşte, bütün zamanların en büyük gönüllü casusu, ya da bir kısım ABD entelijansiyasının “süper ajan” olarak nitelediği Parvus,—iddialara göre—bu noktada devreye giriyor: Sık sık Avrupa’ya gidip gelse de, kısa hayatının 4 uzun yılını Istanbul’da geçirirken, sadece Osmanlı İmparatorluğu’nun İttihatçı hükümetini Almanya’nın yanında savaşa sokmakla kalmayıp, İngilizler hesabına petrol ulaştırma hattını güneye doğru temizleyecek olan “Ermeni Tehciri” planına da son şeklini verenlerden biri olduğu ileri sürülüyor… Üstelik, 8 Şubat 1915’te Istanbul’u terkeden Parvus’un yerini Nisan başında, Sultanahmet’teki ünlü çeşmeyi hediye eden Alman İmparatoru’nun kankası olan—bir başka Yahudi kökenli ajan—Oppenheim alacaktır…

4. BELKİ DE EN ÖNEMLİ GEREKÇE, ÜNLÜ BERLİN-BAĞDAT DEMİRYOLU HATTININ GÜVENLİK ALTINA ALINMA ZORUNLUĞUDUR: Osmanlı Ordusu’nun denetleyicisi rolündeki yüksek rütbeli Alman subaylarının en başından beri Ermenilerden hoşlanmadığı, hatta bazılarının onları zararlı haşerat seviyesinde ele aldığı açıktır. Nitekim, bu nedenle demiryolu inşaatını en iyi Ermenilerin yapacağı şeklindeki önerme kabul görmemiş, tam tersine, Ermenilerin tren hattının 25 kilometre yakınında bulunması bile istenmez olmuştu. Oppenheim’la birlikte bıyıklarını aynen 2. Wihelm’inkilere benzeten Enver Paşa ise Almancılıkta o kadar ileri gitmiş ki, Almanya’dan “örnek insan” (kolon) getirtme projesi bile geliştirmiş olduğu görülüyor…

Karadeniz’den Akdeniz’e kadar büyük bir alanda hak iddia eden Ermeni ileri gelenlerinin, Osmanlı’nın en uzak köşelerine kadar yerleşik Ermeni nüfusuna güvendiği anlaşılıyor. Almanlarla birlikte Osmanlı da, hareketli sabotörlerin yanısıra mahallî halktan da yardım ve destek alarak demiryolu hattının şu veya bu noktasından sabotaj yapılacağından korkuyor; haklıdırlar. Dolayısiyle, Türkleri sevmek(?) yoluyla Türkiyeyi kolonileştirmeyi planlayan Alman İmparatorluğu, Parvus’la geliştirdiği Osmanlı müttefikliğini çekirdekten yetişme bir başka casusla tamamlayacaktır: Ünlü Oppenheim, 8 Şubat’ta ülkeyi temelli terkeden Parvus’un yerine, Nisan başında Istanbul’a gelecektir. Savaş tüm hızıyla sürmektedir ve— sonraki boşluklarının sırlarla doldurulacağı— tehcir kararı Mayıs ortasında verilecektir.

TÜM ZAMANLARIN KORKUSU: “AMAN TÜRKLER DUYMASIN!..”

Söz gelişi Schellendorf gibi işin içinde olan bir Alman komutanın arşivi, aradan 100 yıl geçmiş olsa bile henüz ve hâlâ araştırmacılara açılmıyor. Geçmişte yapılan işlerden “utanıldığı” için değilse, büyüklerimizin söylediği gibi, emperyalistler için Türkiye’nin henüz “kullanım değeri vardır” da o nedenle açılmıyordur. Büyüklerimiz mealen, “2. Dünya Savaşı’ndan sonra, her ülkedeki NAZİ işbirlikçilerinin adlarını içeren bir yayın yapıldı. Bu kitapta sadece Türkiye yoktu!” demişlerdir. Nedeni sorulduğunda ise, “herhalde kullanım değeri olduğu içindir” diye bıyık altından gülercesine konuyu sessizce kapatmışlardı… Hocalarımız bir senaryo mu uyduruyordu; yoksa bizim için çok önemli bir noktayı hep beraber atlıyor muyduk? Ayrıca, bugüne kadar bu hususta hariciyecilerimiz niçin suskun kalmıştı? Bu nasıl bir konsensustu ki,—hepimiz emperyalistlerle işbirliği yapar gibi—“işbirlikçi” unsurların kimliklerini deşifre edemiyorduk?..

Bunu bir not olarak verdim. Çünkü yabancı yayınları kurcalayanlar, Batı dünyasında Ermeni meselesi hakkında yazılıp yayınlanmış da bugüne kadar Türkçeye çevrilmesi “unutulmuş” kitaplarla yüklü. Sırf bu konu bile araştırılmaya, soruşturulmaya ve açıklanmaya muhtaçtır; doktora tezi olmaya uygundur: Meselâ, zorlama bir başlık konarak “Devrim Taciri” adiyle ancak Eylül 2007’de yayınlanabilen Parvus dosyasının “Freibeuter der Revolution” başlığiyle Almanca’daki yayın tarihi 1964’tür. Yani bizde ancak 43 yıl sonra yayınlanabilmiş… (Orada da Parvus’un 4 yıllık çok önemli Istanbul serüveni sadece birkaç sayfa arasında. Zaten yazarları da “kayıtları polis vermedi” diyor). Kendisine teşekkür borçlu olduğumuz sayın Kerem Çalışkan bir girişimde bulunmuş ve bugüne kadar hiç Türkçe’ye çevrilmemiş diğer bazı çalışmaların adlarını vermiş. Fritz Fischer’in 1961 ve 1969’da yazdığı iki kitap buna dahil. (Yayınlanalı 47 ve 55 yıl olmuş). Ayrıca,—bilinen, tanınan bazı küçük hacimli ama çok değerli doktora tezlerinin yanısıra—ünlü Ermeni araştırmacı Vahakn N. Dadrian’ın önemli çalışması dahi 20 yıldır çevrilmiyor. Dış İşleri Bakanlığı, Türk Tarih Kurumu ve benzeri kuruluşlar nerede konuşlanıyor diye sormak, bu noktada zorunlu hale geliyor…

Görüldüğü gibi, Almanya başta olmak üzere aslında tüm emperyalist merkezler (oligarklar) şu veya bu nedenle, şu veya bu sağlam gerekçeyle Ermeni Tehciri’nin gerçekleşmesinden faydalanmıştır; ortak sorumlulukları vardır. Yani Osmanlı Ordusu’nun cephe gerisini sağlama almak için—üstelik de uzun bir süre tereddüt ettikten sonra—“tehcir” kararı vermesi kadar doğal bir şey yoktur. Diğer yandan, ilk Hıristiyan kavimlerin en başında gelmesine rağmen artık o dönemde ABD-İngiliz misyonerliği sayesinde dinsel olarak parçalanmış görünen Ermeni nüfusunun birleştirilmesinde, 19. yüzyılın eseri olan “milliyetçilik” rol oynamıştı. Oynamıştır ama emperyalist Batı dünyası için bu kavim de hâlâ kullanım değeri olan bir taştır; satrancın hangi oyununda/hamlesinde öne sürüleceği hususu belirsiz bırakılmıştır. Dolayısiyle Ermenilerin, 1917 Ekim Devrimi sonrasında Taşnakların bu “milliyetçi” anlayışını yönetimden tasfiye ederek set çeken “beynelmilelci” Bolşevikleri bugün hâlâ nefretle anmasını da kaydetmek gerekir. Üstelik Ermeniler, Kaçaznuni gibi otokritik sahibi bir lider yetiştirmiş olmasına rağmen..

Emperyalist merkezlerin, Fransız Devrimi’yle adını duyuran “terör” kavramını, anlamını kaydırıp deforme ederek 20. yüzyılda günlük politika aparatı haline getireceğini kim akıl edebilirdi?.. Hiç şüphesiz ki herkes gafil avlanmıştır. Bugün, bir başka satranç taşı olarak Kürtleri devreye sokmuş bulunan emperyalizmin, daha önceleri de Taşnakların “varlık sebebi” olan terörü alanlara sürerek hariciyecilerimizi öldürtmüştü. Demek ki, ne kadar bilimsel ıspat yapsak da—düalist Batı Düşüncesi’nde mevcut klasik Türk düşmanlığının emperyalizmin çöküşüyle biteceği güne kadar—Ermeni ve Kürt Meselesi adı verilen baskı araçları şu veya bu ölçüde üzerimizden eksilmeyecektir. Dolayısiyle bizim zoru başarmaya yönelerek, başta Almanya olmak üzere tüm devletlerin ellerindeki belgeleri deşifre etmesini sağlayacak dünya çapında bir kampanyayı—işin içine Rusya ve Çin’i sokmak suretiyle—örgütlememiz gerekiyor…

DİPNOTLAR

1-Konrad Adenauer Vakfı Hıristiyan-Demokrat Birliği'ne, Friedrich Ebert Vakfı Sosyal-Demokrat Parti'ye, Henrich Böll Vakfı Yeşiller Partisi'ne, Friedrich Naumann Vakfı Özgür Demokrat Parti’ye, Hans Zaidel Vakfı Hıristiyan-Sosyalist Birliği'ne, Rosa Luksemburg Vakfı Sol Parti'ye yakın. Ama tümü de Alman devleti desteklidir. Yani mekanizma, uluslararası iş yapan bütün müesseselere—komisyonunu alıp istediklerini yaptırdığı için—kol-kanat geren ABD devlet sisteminden farklı değildir.

2-Bugün 10 Almandan 1’inin “Führer” istemesinin, aramasının altı ve içi doludur; Batı Düşüncesi açısından bir mantığı vardır. [Lepzig Üniversitesi tarafından yapılan anket için bkz: SUNDAY EXPRESS; 16 Haziran, 2016; <www.express.co.uk/news/world/680500/ germans-hitler-muslim-migrants-immigration>.]

3- LOTHAR RATHMANN; “Alman Emperyalizminin Türkiye’ye Girişi”; Çeviren: Ragıp Zaralı; Gözlem Yayınları; 1976, Istanbul; S.50.[Daha yeni bir çalışma için ayrıca bkz: MUSTAFA ALBAYRAK; “Osmanlı-Alman İlişkilerinin Gelişimi ve Bağdat Demiryolu’nun Yapımı”; <www.dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/19/1152/13540.pdf>; S.3. Nitekim Kıbrıs’ı İngiltere alırken de hiç ses çıkarmamıştır.]

4- Deutsce Bank’ı kerteriz alan Lenin’in “Emperyalizm” adlı çalışmasını hatırlatırım. [Meselâ bkz: V.I LENIN; “Imperialism-The Highest Stage of Capitalism”; Selected Works; Progress Publishers; Moscow, 1977, USSR; S.655]

5 A. D. NOVİÇEV; “Osmanlı İmparatorluğu’nun Yarı Sömürgeleşmesi”; Çeviren: Nabi Dinçer; Onur Yayınları; Ekim 1979, Istanbul; S.8. Hatta bu ilişki savaş sonrasında da sürecek ve meselâ 1938 yılında bile ihracatın yaklaşık %43’ü, ithalâtın % 51.5’i Almanya ile yapılacaktır. [Bkz: LOTHAR RATHMANN; “Alman Emperyalizminin Türkiye’ye Girişi”; Çeviren: Ragıp Zaralı; Gözlem Yayınları; Ocak 1976, Istanbul; S.16.]

6- Nitekim Mauser firmasının ürettiği süngülü piyade tüfekleri dolayısiyle Osmanlı’da tüfeğe “mavzer” denmeye başlanmıştır. (Yaşlılar bugün dahi kullanır). [Abdülhamid tarafından satın aldırılıp Çanakkale’ye konuşlandırılan Krupp şirketi üretimi olan toplar için de bkz:

<www.s-media-cache-ak0.pinimg.com/736x/cf/b8/8f/cfb88f8aa6fdf97 d4d60a758d2958a5f.jpg>.]

7- Kaynak, 1913 yılında Bakü çevresinde 3500 kuyu olduğunu kaydediyor. Bkz: SABİT BAGİROV; “Azerbaijani Oil: Glimpses of a Long History”; <www.sam.gov.tr/wp-content/uploads/2012/01/1.- AZERBAIJANI-OIL-GLIMPSES-OF-A-LONG-HISTORY.pdf>. Ayrıca bkz: <www.azer.com/aiweb/categories/magazine/22_folder/22_articles/22_historyofoil.html>.

8- Her nekadar NOBEL Kardeşler ek olarak özel deniz tankerleriyle Karadeniz yolunu kullansa da, savaş sırasında bu yolun tıkandığını ve ihracatın neredeyse sıfırlandığını kaydetmeliyiz.

9- KEREM ÇALIŞKAN; “Alman Cihadı ve Ermeni Sürgünü”; Remzi Kitabevi; 2015, Istanbul; S.86.

10- Age; S.40. [Burada ayrıca 122. sayfaya dikkat etmek gerekiyor: Aynı süreçte Ermenilerin ticarette “sahtekâr, entrikacı, kaypak” olduğuna dair dedikodu yayılıyor… (Yahudiler lehine büyük bir puan).]

11- Age; S.81; Oppenheim için S.72 ve sonrası.

12- Meselâ ÇALIŞKAN; S.19, 25, 45.

13- Age; s.44. [Bu bıyık meselesi 2. Dünya Savaşı’nda da Hitler’e benzetmek şeklinde sürecektir…]

14- Konuyu, çok genç yaşta, adam yerine konduğum için tesadüfen bulunduğum bir mekânda duymuştum; yıllar sonra bir büyük ağabey tekrarladı… Şu anda da, benden başka kimler haberdar diye sormadan edemiyorum; çünkü yarın herkes ölünce bu yayının değil izini kaybetmek, varlık nedenini de unutucağaız.

15- Unutmayalım ki bizde de, Türkiye’de okunup anlaşılmasın der gibi kendi dili dışında (Fransızca) kitap yayınlayan Cumhurbaşkanları (Turgut Özal) vardır; sicilimiz bozuktur…

16- ÇALIŞKAN; S.92, 114. Diğerlerinin yanısıra bu konuda yakın zamanda yapılmış doktora çalışmaları için de kitabın tamamını okumak gerekiyor.

17- NECLÂ BASGÜN; “Türk-Ermeni İlişkileri – Abdülhamidin Cülûsundan Zamanımıza Kadar”; San Matbaası; 1970, Ankara; S.7.

18- Aynı şey Kürtler için de söylenebilir.

19- OVANES KAÇAZNUNİ; “Taşnak Partisi’nin Yapacağı bir Şey Yok”; Çeviren: Arif Acaloğlu; Kaynak Yayınları; 8. Baskı; Ocak 2006, Istanbul. [Kaçaznuni, 1917 sonrasında kurulan Ermenistan Cumhuriyeti’nin ilk başbakanıdır. 1923 yılındaki Taşnak Partisi Konferansı’na sunduğu raporun sonunda: “. . . Partimiz çöküyor; çünkü kendi varlık sebebini kaybetmiştir. İşte acı gerçek! Biz bu gerçeği itiraf edebilme erkekliğini göstermeli ve gereken sonuçlara varmalıyız. Sonuç şu: Varlığımıza son vermeliyiz!..” diyor. S.92]

 
Gösterim : 2225
YORUMLAR
Web sitemiz 04.03.2012 tarihinden itibaren;
Toplam: 18935568, Bugün: 1718 kez ziyaret edilmiştir.