Kayıt Tarihi: Thursday, August 15, 2019 8:32 PM
Seyahatnamelerde Ereğli
1961 yılının 6. Ayının 16'sında Eregli'de iki kuşaktır eczacı bir ailenin ikinci oğlu olarak dünyaya geldim.Turgut Reis Ilkokulu'nun ardından Galatasaray Lisesi'ni 1980'de bitirdim..On yaşlarından beridir kokusunda büyüdüğüm Memleket Eczanesi beni eczacı yaptı.Askerlik görevini yerine getirdiğim 1986-87 Çanakkale Deniz Hastanesi dönemi dışında dedemin eczanesinde babamla birlikte çalıştık.Halen üçüncü kuşak olarak dede yadigârı Memleket Eczanesi'ni sürdürmeye çalışırken 2004'ten bugüne Ecz. Sabit Duran'ın Ereğli Tarihi'ni yayınlamak üzerine başladığım çalışmalar beni bir yerel tarih tutkunu haline getirdi.Geçen yılsonu yayımlanan "Kastamonu ve Bolu Salnamelerinde Ereğli" adlı bir kitabım var..
İsmail Habip Sevük

1892-1954 yılları arasında yaşamış bir eğitimci, edebiyat tarihçisi ve yazar olan İsmail Habip Sevük, Edremit doğumlu Kafkasya kökenli bir Jandarma Binbaşısının oğludur.

Dârülfünûn-ı Osmânî Hukuk Mektebi’ni 1913 yılında bitirdikten sonra, Kastamonu Sultânîsi edebiyat öğretmenliğine tayin edilir. Burada İttihat ve Terakkî Cemiyeti’nin kulüp müdürlüğünün yanında cemiyetin yayın organı olan Köroğlu gazetesinin yazı işleri müdürü olarak görev yapar; Tasvir-i Efkâr, Yeni Gün, Tercüman-ı Hakikat, İkdam ve Cumhuriyet gazetelerinde de çalışır. Öğretmenlik ve gazetecilikle geçen savaş yıllarından sonra, millî mücadele zamanında Ankara’ya geçerek gazeteciliğe ağırlık verir.

Cumhuriyet döneminde eğitim örgütünde yöneticilik, Galatasaray Lisesi’nde öğretmenlik yapan ve edebiyat tarihi alanında çalışan Sevük’ün 1943 yılında Sinop’tan seçilerek yaptığı milletvekilliği de sözkonusudur.

Batı kültür ve sanatını oluşturan şair ve yazarların yaşamlarını ve sanatlarını Türk edebiyatı ile kıyaslayarak anlattığı Avrupa Edebiyatı ve Biz (1940-1941) adlı iki ciltlik eseri dışında Atatürk'le ilgili anılarını O Zamanlar (1936), Atatürk'ün kişiliğini ve devrimlerini değerlendiren yazılarını da Atatürk İçin (1939) adlı kitaplarında toplamış olan yazarın bizi ilgilendiren eseri, karşıtlıkların şaşırtıcı havasından, ilginç karşılaştırmalardan, özgün buluşlardan ve geniş tarih kültüründen beslenen anlatımı ile gezi türününde ilk güzel örneklerinden olan Yurttan Yazılar (1943) adlı kitabıdır. Yazarın 1936-37 yıllarında Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde yaptığı gezilerin izlenimleri Cumhuriyet gazetesinde yayınlanmış ve bu kitapta “Fırat’tan Toroslara”, “Karadeniz Yalıları” ve “Yukarı Doğu Diyarı” başlıklı üç kısım altında sunulmuştur. Sonuna bir “Kaynaklar Bibliyografyası” ve “Şahıs İsimleri İndeksi” de eklenmiş olan kitaptan 1936 sonbaharında ziyaret ettiği bölgemize ait anlatımından (1) seçtiklerimizi aşağıda sunuyoruz:

15 Birinciteşrin (Ekim) 1936 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan ilk yazıda Sevük, Zonguldak’a ait ilk izlenimlerini şöyle anlatır:

“Vatanı ışıklatan, vatanı yürüten ve vatanı ısıtan belde. Odanda düğmeyi çevirince kavuştuğun ziyayı ona borçlusun; kış içinde salonunu ılık bir bahara o çevirdi. Vapurlarımız yürüyorsa, şimendiferlerimiz koşuyorsa ve… Yavuz Boğaziçi’nin sularını taşırıyormuş gibi boğazı doldura doldura sülünleme bir heybet içinde geçip gidiyorsa bunları yapan hep odur.

Kara kömür; sıkıştır, mazut çıkıyor; sıkıştır, benzin çıkıyor; bütün medeniyet tekniğini hareketlendiren enerji deposu, denizde yelkeni pervaneleştirip, havada pervaneyi kanadlaştıran ve rayda tekerleği devleştiren enerji. Vatana hayat kaynağı olan beldeye gidiyoruz.

Limana girmeden güverteden bakıyorum: Deniz, ufkî bir huni maktağı gibi karaya sokulmuş. Koyun solunda bir tepe, sağında bir tepe ve dipte, hepsi yeşil sırtlı, koyu ormanlı ve dalga dalga birbirine girmiş üç dört tepe. Bu tepelerin duruşu dahi, deniz tarafı çatlak, dibindeki sivriliği biraz kesilerek oturtulmuş şakulî bir huniye benziyor.

Huninin dibindeki dar düzlüğe sığamayan Zonguldak solda ve sağdaki tepelere doğru taşıp tırmanmış. Bunda açılış ve ferahlayıştan ziyade, yanlardan ve arkalardan bir araya toparlanan tepelerin sıkıştırmasiyle fırlamış gibi görünen bir hal var. Zonguldak sanki tepelere kurulmadı da tepeler onu kendine çekti.

Şehir çevresinin huniye benzeyişini fiilen denemek için oraya bir de geriden, karadan, Devrek yolundan geliniz. Şose dağdan değil gökten iniyor gibidir. Dağı dolanmıyor, dağ gövdeli bir minarenin helezonlarını çevire çevire iniyoruz. Bereket şose iyi; bereket betonarme korkuluklar emniyetli; yoksa otomobilin on beş yirmi dakikası içinde belki kırk elli viraj; bir burgu gibi inerken dönerek ve dönerken inerek neden sonra dağın dibini bulabilmiştik.”

Buraya tamamını alamadığımız ayrıntılı anlatımın ardından konuyu şöyle bağlar:

“Daha kırk yıl önce burada yalnız 18 ev varmış. Benim on beş yıl önce gördüğüm Zonguldak’ı bile ara da bul. Endüstri şehirlerinin kerameti, birdenbire gelişmek; iyi ama maden oraya çabuk şehir ol demiş, fakat arazi de burada şehir olmaz demiş; at var, meydan yok; sanki çelik zemberekli bir küheylân, koşacak yer bulamadığı için, olduğu yerde şahlanıp duruyor. Zonguldak, ne yayılan, ne duran… dikilen şehir.”

İlk günkü yazı, şehrin sosyal yapısını özetleyen şu bölümle sona erer:

“Halka bakıyorum. Burada dört sınıf halk var. İlkönce on bin kadar amele. Mes’ut mu? Yerin dibinde, karanlıkta çalışıyor; bedbaht mı? Hayır, kendine iş bulmuş, cebinde para var; çarşıda hallerine bakıyorum; ne yüzü gülüyor, ne kaşı çatık; tasasızlıkla neşesizliğin birleştiği çizgide yorgun yorgun yürüyorlar.

Dar maaşlı memurlar; Zonguldak’tan yalnız kömür çıkar ve herşey dışardan gelir; sebzeden ekmeğe kadar her şey. Gelen hemen satılmıştır, memleket kalabalık; fiyata pek bakılmamıştır, memlekette para var; ev kiraları yüksektir, şehir dar. İşin kısası hayatın sertliği memurun kesesini yırtıyor.

Esnaf olanlar, dükkân ve mağaza işletenler, bunların hallerinden memnun olması lâzım. Çarşı uğultulu; nerde hareket, orada bereket.

Dördüncü sınıf, patronlar ve mütehassıs maaşlılar; hususî otomobilleri bırak; burada taksiler bile hep son sistem, hep radyolu. Bunlar onlar için.

Maden kömürü de dört sınıftır. Sıfırdan on milimetreye kadar olana, Fransızcadan kalma bir ıstılahla, “Zerodis” diyorlar. Onun irisine fındık, daha büyüğüne ceviz; kömürün kaymağı ve kalbur üstü olan dördüncüsüne de blok deniyor. Dört sınıf kömür ve dört sınıf halk: Amele, memur, esnaf, patron.

Kömürün zerodisin aşağısına “şılâm” denir. Bu artık kömürden sayılmaz. Bu satılmıyor, çamur gibi bir şey, yıkanıp içinden elverişli olanlar zerodise ayrılır. Şilâm kömürün posası.

Bu posa yığınları yanında onları eşeleyerek, yahut dere kıyılarında döküntüler arıyarak, ellerinde sepet, kömür parçacıkları toplayan, irili ufaklı, yırtık pırtık kimseler var. Galiba bu zavallılar da halkın şilâm kısmı.”

İkinci yazı, kömürün bulunuş öyküsü ile başlar:

“Ondokuzuncu asrın birinci çeyreği sonunda, donanmamıza Serac-i Bahrî diye yeni bir kalyon geldi; bu bizim ilk buharlı gemimizdi. Gemiye alınan askerler içinde Ereğli’nin Kestaneci köyünden Uzun Mehmed de var. Koca geminin yelkensiz olarak gitmesine en çok şaşan odur. Baktı ki gemiyi taşkömür yürütüyor, Uzun Mehmed’i derin bir merak sardı, acaba bu kömürden bizim topraklarda da yok mu? Askerliğini bitirince Ereğli etrafında taşkömürü aramaya başladı. Artık aşkı o, rüyası o, bütün emeli o; karagözlü Şirin’i arıyan Ferhad gibi Uzun Mehmed de dağ taş demeyip, elinde kazma, kara kömürü arıyor, birkaç yıllık emekten sonra nihayet Köseağzı denen yerde dildadesine kavuştu.

1829 yılı, Uzun Mehmed kömürü bağrına basarak İstanbul’a geldi; sağa başvurdu, sola başvurdu; Darphanede tahlilini yaptılar, netice müspet çıktı; artık biz de gemilerimizi bununla yürüteceğiz. Kara kömür cesede can verir gibi devlete kan verecek, fakat Uzun Mehmed’i çekemeyen Ereğli mütesellimi onu zehirleterek öldürdü. Uzun Mehmed kömürümüzü hem ilk bulan hem kömüre ilk kurban olandır.” (2)

Taşkömürünün sanayideki önemi ve İngiltere’nin bunu keşfederek yaptığı atılımları anlatan bölümün ardından ülkemizdeki gelişim anlatılır:

“Bizim kömür havzası, Ereğli’den Amasra’ya kadar kırk, elli kilometre uzunluğunda ve beş on kilometre derinliğinde bir saha. Elli bin hektarlık yer, beher hektara altmış binden üç yüz bin tona kadar kömür düşüyor. Bu, şimdiki saha, belli olan, haritası yapılıp işlenmeğe başlanan saha. Halbuki, Daday, Azdavay, Söğütözü tarafları, İnebolu’ya kadar yeni damarlar bulunan saha. Öyle iki üç değil, beş altı değil, milyarlarla milyarlarla ton kömür. Mazimizin başı gibi kömürümüzün de sonu yok.

Bir ton kömürün ihraç fiyatı yedi buçuk liradır. Bunu bir sürü milyarla zarblandırın. Satıra sığmayan rakam dolu dolu havzanın böğründe yatıyor. Yalnız bu kömür bir milleti millet yapabilir.

Mazinin miyop gözü bu sonsuz hazineyi göremedi. Uzun Mehmed’in keşfinden sonra yarım asır havzayı işletmiyoruz. İşletmeye başlayınca da burayı ecnebi şirketlere verdik. Dışarıdan Fransızlar ve İtalyanlar, içeriden de Rumlar ve Ermeniler, cumhuriyete kadar tam 58 yıl orayı Türk olmayan sermaye işletti. Yani devrin asıl adı kendimizde kendimizi buluştur. Bizim olmayanı bizim yapış; on iki yıl önce kömürümüzün fethi için harekete geçtik; bu, sermayenin cengi, tekniğin cengi; bu, safha safha, saha saha, renk renk, ışıklı bir cenk.

Sermayeyi fethediyoruz: Türk milyonları havzaya cenahlardan çevirerek, merkezden zorlayarak, boş yerleri doldurup, önüne çıkan engelleri yıka yıka ilerledi, bugün Kilimli ocakları İş Bankası’nındır; Asma mıntıkasındakki kok fabrikalarını tamamen Türk sermayesi kurdu. Kozlu’daki kabarık sermayenin yüzde elli birini elimize geçirdik. Yarın Ereğli şirketi fethedilecek; öbür gün… Havza’nın İnönüleri, Sakaryaları yapıldı, Dumlupınar’ı yakındır.

Tekniğin fethi; on iki yılın ötesinde havzanın istihsal tekniğini yedi yüz ecnebi mühendis ve ustabaşı idare ediyordu, bugün adedleri yetmişe indi, bunlar da sermaye mümessillerinden ibaret. Hepsinin yerine Türk mühendis ve Türk ustabaşısı geçti. Cengin zabitleri ve erkâniharbleri; ellerinde silâh yerine fener, metris yerine kuyu, sırtlarında üniforma yerine gömlek; cenkleri mubarek olsun.

Cenk mubarek oldu: Ecnebi sermayesi ve ecnebi mühendisi altmış yılda 16 milyon ton kömür çıkarmıştı, Türk sermayesi ve Türk mühendisi onların yaptığını on iki yılda yaptı. İstihsalin fethi; her gelen yıl geçen yılın üstünde; onların altmış yılını on iki yılda geçmiştik; on ikinin her yılında da kendimizi kendimiz geçiyoruz.”

Üçüncü günkü yazı; yazarın Asma’daki izlenimlerini içerir. Dördüncü gün ise, Kozlu anlatılır. Buradaki madene iniş bölümü, özellikle ilginçtir:

“Kömüriş şirketinin İncir Harmanı kuyusuna ineceğiz. 180 metrelik kuyu. Ceketi ve pantalonu yekpare amele elbisesini giydik. Sırtımızda muşamba, başımızda kasket, ayaklarımızda iki kiloluk ayakkabıları: Lak, luk; lak, luk…

Kafes geldi, buyurun dediler. Amele, asansöre kafes adını vermiş. Asansör çift ve her biri iki katlı. Her katta bir vagonet, ikisi dolu çıkıp ikisi boş iniyor. Asansörün tabanı çamurlu ve tavanından sular akmaktadır. Elimize bir maden feneri verdiler. Üç dört dakikada dibe indik. Deniz sathından 140 metre aşağıdayız. Cıvık zeminine raylar döşenmiş, üstünden sular sızan, zifiri karanlık bir dehliz içinde, elimizdeki ince fenerlerin titrek ışıklarıyla gölgelerimiz canlanarak ve biz gölgeleşerek gidiyoruz.

Yavaş yavaş gözlerimiz alışıyor: Büyük dehlizin yanları bazen ağaç direklerle, bazen betonla örülmüş. Eğer duvar kayalıksa birincisi, yumuşaksa ikincisi tatbik ediliyor. Uzaktan, çok derinden, karanlığın öte ucunda; üç beş tane ateşböceği pırıltısı, pırıltılar sallanıyor: Pırıltılar birdenbire söndüler. Başka bir yerden, belki daha yakından başka pırıltılar, bunlar ecinni gözleri gibi. Bunlar yer değiştiren madencilermiş. Burada insanın kendisi değil pırıltısı var.

Tulumbalar dairesine girdik. Maden kuyuları kör değil, kuru değil; sızan sular büyük havuza dakikada dört metre mikâbı su döküyor. Bereket tulumbalara, dolan suyu hemen çıkarmaktadırlar, eğer bir müddetçik işlemeseler burada suya boğulurmuşuz. Amanın tulumbalar durmayın.

Yürüyoruz. İleriden sağır bir gürültü geliyor. Issızlıkta ses daha kabarık, koyu karanlıkta ses daha vehimli, dehlizin duvarlarındaki akislerle büyüyen ses daha heybetli; görünmeyen devlerin homurtusunu işitiyor gibiyiz. Ses yaklaştıkça netleşti ve ta yanımıza gelince anladık. En önde bir katır, gerisinde kömür yüklü beş altı vagoneti çekiyor, tıkır tıkır.

Burada 19 katır var. Bu hayata başka hiçbir hayvan dayanmazmış. Bütün ömürleri burada geçecek. Dünyayı ancak ölümlerinde görüyorlar. At asaletiyle eşek inadının birleşmesinden doğan katır, tahammül ve çilekeşliğin sembolü olan mahlûk; ahırlarına girdik; istirahatte olan altı tanesi bize bakıyor, gözlerin adesesini büyülte büyülte karanlığı yenmişler; gözleri birer pencere camı gibi.

Ahırları konforludur, samanları balya halinde istifli. Banyo daireleri bile var. Katırın birini çıkardılar. Ellerimizdeki fenerlerin gölgeli ışıkları altında birkaç defa daha büyümüş görünen katırın betondan yapılma geniş banyoya alışmış bir eda ile girerek, mitolojik bir mahlûk gibi yıkanışını seyrettik.

Bazan üç dört günlük bayram tatillerinde dünya görsün diye onları yukarı çıkarırlarmış. Tabiî, zavallılar ziyaya çıkınca uzun müddet körleşip kalıyorlar. Bu, lûtuf değil, azaptır; bırakın yerinde onu: Kısa aydınlık onun uzun karanlığını gırtlağa saldırmış pırıltılı bir bıçak gibi kesecek.

Yürüyoruz, sağımızdan gri renkli iri bir sıçan geçti. Hastalıkları mekik gibi taşıyan çirkin nesne, buralara kadar nasıl inmiş; meğer inmese indirirlermiş. Sıçan buralarda emniyet müjdesi. O varsa demek ki zehirli gaz yok. O kaçarsa kaçmalı, ölüm geliyor; duruşu hayat, görünüşü beşaret; sıçanın da meğer işe yaradığı yer varmış.

Bir kilometreden fazla yürüdükten sonra ocaklara vardık. Dünyanın ilk devrindeki bol karbonlu hava ile yetişen dev ağaçlı çılgın ormanların, yer altüst olduğu zaman, istif istif tazyiklenmesinden doğmuş kömürü karşımda tabaka tabaka, helezonlu dalgalar halinde uzanmış görüyorum. Kömürün uzanışına damar deniyor. İçinde kan yerine kalori taşıyan damar.”

Zonguldak anlatımı, aşağıdaki satırlarla sona erer:

“Amele burada Mehmetçik gibi; ordunun Mehmetçiği, düşmana karşı; madenin Mehmetciği, tehlikeye karşı; ocaklarda çöküntüler olabilir, zehirli gazlar çıkabilir. Ocakta çalışan yalnız kayayı değil geceyi de deliyor. Orası ebedî gece; ölüm de ebedî gecenin kendi. Ocağa gidenler şöyle uğurlanır: “Selâmette ol arkadaş.” Bu selâm tunç bir paroladır.

Teknik ilerledikçe tehlike ve zahmet azalıyor. Eskiden cehennem sıcağında çalışırlarken çocuklar el pervaneleriyle onları yelpazelemeye uğraşırlarmış; şimdi sun’î hava cereyanları serin serin esip duruyor. Eskiden kömür hep kazmayla parçalanırdı; şimdi oksijen şuleli potkabaç makinesi ekmek diler gibi kömürü kesiyor. Fakat bu makinenin işlemediği yerlerde işi gene kazma görmektedir. Orduda ateş kesilince süngüye sarılan Mehmetçikler gibi buradaki Mehmetçiklerin de makine duraklayınca öyle bir kazmaya sarılışları var ki…

Kuyudan tekrar bizim dünyaya çıkınca o karanlıktan kurtulduğuma sevinecek yerde vaktim olup da daha fazla kalamadığıma yanıyorum: Orada yalnız maden âlemini değil vatan derinliğinin fethini görmüştüm. Eskiden vatan sathının altına yalnız ölülerimiz girerdi. Artık vatanın yalnız üstünde değil böğründeyiz de.”

Yazarın Bartın ve Amasra anlatımlarını yerimizin darlığından ötürü buraya alamıyoruz.

.................DİPNOTLAR.....................................

(1) Yurttan Yazılar – İsmail Habip Sevük – T. C. Kültür Bakanlığı Yayınları – Ankara, 2002. Sayfa: 197-240.

(2) Sevük’ün burada “romantik” bir ifade ile kaleme aldığı Uzun Mehmet’in kömürü bulma öyküsü konusunda tartışmalar söz konusudur. Bilindiği gibi, bu öykü, Zonguldak Halkevi tarafından, 1930’lu yılların başında Hüseyin Fehmi İmer’in önderliğinde Tahir Akın Karauğuz ve Ahmet Naim Çıladır tarafından kaleme alınmıştır. Ancak ilgili döneme ait belgelere bakıldığında, dayanaktan yoksun olduğu ortaya çıkmaktadır.

Bu konuda araştırmaları olan Nihat Yasa, yukarıda Serac-i Bahrî olarak adı verilen geminin, buharlı değil, yelkenli bir savaş gemisi olduğunu Deniz Kuvvetleri Komutanlığı kaynaklarından doğrulamıştır. Uzun Mehmet’in yaşadığı dönemle ilgili araştırmaları da bulunan Yasa’nın çalışmasına şu kısayoldan ulaşabilirsiniz: http://www.kurucasile.gen.tr/uzun-mehmet-kac-yasindaydi/

 
Gösterim : 666
YORUMLAR
Ahmet özer / Yapmayın
Sadun bey siz bari yapmayın. Yazar ne güzel anlatmış zonguldağı siz gidiyor kendi düşüncenizi yada inandığınızı altına dip not düşüyorsunuz. Ereğli’mizin saygı değer bir kişisisiniz bu Ereğli’ye uzun mehmet e ihanet değilmi yapmayın allah aşkına 1903 tarihli sabah gazatesinindeki yazıyıdamı okumadınız bırak onu sayın yazar makalesini günümüzde paylaşmamış birazda bu tarafından bakınız. İkide bir uzun mehmet i üç kişi masanaşında yarattı deyip duranlar var kendileri gündemde kalmak ve kalemlerini devamlı çalıştırmak için kullanıyorlar bu tezi yazık Ereğli’ye zonguldağa Uzunmehmet e yazık
0
0

Sadun Duran / Tarihçi sorumluluğu
Ahmet Bey, görüşleriniz için teşekkür ederim. Ancak, kanımca tarihçinin görevi, tarihi gerçekleri doğru yansıtmaktır. Ben, öncelikle "Uzun Mehmet anlatısı masa başında yaratılmıştır" demedim. Yapılmış bir araştırmanın sonucudur, uydurma bir öykü değildir; dediğiniz gibi, 1903 tarihli Sabah Gazetesinde de geçer. Benim yazdığım şu: "Bilindiği gibi, bu öykü, Zonguldak Halkevi tarafından, 1930’lu yılların başında Hüseyin Fehmi İmer’in önderliğinde Tahir Akın Karauğuz ve Ahmet Naim Çıladır tarafından kaleme alınmıştır. Ancak ilgili döneme ait belgelere bakıldığında, dayanaktan yoksun olduğu ortaya çıkmaktadır." Uzun Mehmet ve kömürün bulunuşu öyküsünün yazımı, sözkonusu tarihler incelendiğinde kolayca görülecek olan kömür havzasındaki maddi ve manevi anlamda Fransız egemenliğine karşı yapılmış bir girişimdir; sözkonusu dönemin güçlü milliyetçi havası içinde de yapılması gerekli (hatta zorunlu) bir iştir; dönemin yöneticilerine kömürün bulunuşuyla ilgili "milli bir hikâye" gerekliydi; bu yazıldı. Benim yaptığım, eleştirmek ya da yermek değil. Sadece tarihi doğru yazmaya çalışmak. Bu yüzden de ne Ereğli'ye, ne de Zonguldak'a yazık olmaz. Doğruyu bilmek, kimseye zarar getirmez. Mustafa Kemal de tarih yazımı konusunda "Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtacak bir hâl alır.” ve “Tarih hayal mahsulü olamaz.” diyerek bize yol gösterir. Verdiğim kısayoldaki yazıyı okuyarak bu konuda yapılmış ciddi bir araştırmayı görebilirsiniz. Saygılarımla..
0
0
Web sitemiz 04.03.2012 tarihinden itibaren;
Toplam: 11992818, Bugün: 1837 kez ziyaret edilmiştir.